Uraganik











{Nisan 16, 2009}   Esbab

Türkan Saylan’ı gördüm bir kaç gün önce tv’de. Baktım, dönüp bir daha baktım. O mağrur halinden eser kalmamıştı hiç. 98′de İstanbul Üniversitesi Beyazıt kampüsünün yemekhanesindeki ikna odasında;
beni, ailemi, çevremi, seçimlerimi, kararımı aşağılayan kadın o değildi sanki.
“Ben İ.Ü. Tıp fakültesinde …(hatırlayamadım) ana bilim dalı başkanıyım, bu kılıkta beni ziyarete gelsen kapıdan içeri almazlar, bak ben burada seninle konuşuyorum” derken ki kibirli bakışları geldi aklıma.

Çok şükrediyorum ki nutkum tutulup kalmamış, “benimle konuşmak isteyen sizdiniz, benim bi talebim olmadı” diyebilmiştim, koca (!) profesöre. İşte o zaman çileden çıkmış kapı dışarı etmişti beni zamanında.

Hiç bir zaman intikamcı bir yapım olmadı, bilakis hayatımın üstünden silindir gibi geçenlere bile. O zamanlar Alemdaroğlu, Saylan ve Serter hakkında tek bi duam vardı. “Evlatlarına hidayet nasip etsin mevla” derdim, kendi evlatlarıyla mücadele edebilirler miydi acaba? Beddua gibiydi ya bu aslında onlar için, öyle işte….

Bir masala dönüştürmüştüm o günü kendimce, acısını hafifletmiştim belli belirsiz, onu da ekliyeyim de tam olsun.

“Ülkenin birinde…/ Sorgunun dayanılmaz ağırlığı

Bahsi geçen sorgu, içsel bir hesaplaşma değil. Anlatacağım tam da bunun zıttı aslında. Kendiyle hiç hesaplaşmamış, belki hesaplaşamamış bir insanın başkalarını sorgulaması mevzuumuz…

Üstelik bu başkasını sorgulama esnasında bile zerre kadar içine bakmaya yanaşmamış, ‘ben her şeyin iyisini bilirim’ edasıyla karşısındakini olabildiğince ezmeye çalışmış birinden bahsedicem şimdi.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkenin birinde ismi lazım değil bir tıp profesörü yaşarmış. Bu zat; aynı zamanda kraldan çok kralcı olanların da başıymış.
Bir gün bu ülkenin yöneticileri, dönem dönem yasaklanmış fakat sonraları serbest bırakılmış bir şeyi yeniden yasaklamaya karar vermişler. Kurullar kurmuşlar, bildirgeler yayınlamışlar ve sonunda birkaç üniversiteyi seçip, bu okullarda okuyan başörtülü kızların örtülerini çıkarmadan okullarına devam edemeyeceklerine karar vermişler.
‘Ama yazık olmasın çocuklara, önce bir konuşalım; belki bu başörtünün ne menem bir şey olduğunu anlatırız da, örtüyü çıkarıp tahsillerine devam ederler’ diye de çok ince bir düşünceyle, adına ‘ikna odası’ denen bir oda açmışlar. Okullarına kayıt olmaya gelen öğrencilerin başı açık olanlarını kayıt masasına, başı örtülü olanları da bu bahsi geçen ikna odalarına götürür olmuşlar. Bu odadan çıkanların kimi örtüsünü çıkarmadan geldiği yoldan geri gönderilirken, kimileri de odada yeterince aşağılanmamış gibi, çıkışta da fakültelerinin kayıt masasına gidene kadar, önlerinde bir çalışanla başları açık, boyunları bükük salonda öööyle gezdirilmişler.
Neyse uzatmayalım; bu arkadaşlardan başını açmayı kabul edenlerin kayıtlarını yapmışlar, etmeyenleri de zorunlu olarak okuldan uzaklaştırılmışlar. Şimdi diyeceksiniz , peki hani ya şu ismi lazım değil profesör…
Tamam tamam sabır şimdi ona da sıra geldi….
İsmi lazım olmayan tıp profesörü, bu ikna odası tabir edilen odada oturuyor, gelen öğrencilerle konuşuyor ve onları güzellikle, olmazsa çirkinlikle ikna etmeye çalışıyormuş.
Yine bir kayıt günü Prof.’ un oturduğu odanın kapısı açılmış, kısa boylu çocuk yüzlü biri girmiş içeri. İsmi lazım olmayan, onu bir güzel karşılamış ki sormayın… Daha önce kayıt olmak için verdiği başı açık resmine bakıp, ‘aman güzel kızım ne güzel saçların var senin öyle’ demiş. Demiş ama aslında kızın saçları fotoğrafta hiç de öyle güzel filan görünmüyormuş.
Prof. kıza adını sormuş,
‘B…’ yanıtını almış.
‘Babanın adı ne güzel kızım?’ demiş.
Kız söylemiş. Bu ismi de yobazca bulan prof., okuduğu liseyi sormuş kıza, cevap imam hatip lisesi de olunca, prof. un gülen yüzü giderek gerilmeye başlamış.
‘Bak bu kadar çalışıp, iletişim fakültesi gibi güzel bir bölüme girmişsin, değer mi şimdi altı üstü bir örtü yüzünden okulundan olmaya’ demiş kendini zorlayarak tatlı tatlı…
Kızdan ‘bence değer’ cevabını alınca, bu üslubun fayda etmeyeceğini anlamış bizim prof. Başlamış sayıp dökmeye….
‘Senin adında meymenet yok zaten, babanın adı da belli. Okuduğun liseye bak, senin gibilerin ne işi var zaten böyle fakültelerde, siz oturun din kitabı okuyun, başka da bir şeyden anlamazsınız….’
Daha da konuşmuş aslında ama bizim kız duymaz olmuş artık söylenenleri. Sosyalist bir devrimcinin hayatını anlatan kitabı çantasından çıkarıp prof. a göstermeyi geçiriyormuş içinden.
Masal bu ya tam kitabı çıkaracakken, kadının başının iki yanında at gözlükleri belirivermiş birden. Ve bizim kız kitabı çıkartmaktan vazgeçmiş, çünkü kadının tam karşısında oturmuyormuş ve kadının o gözlüklerle yan tarafında kalan bi şeyi görmesi imkansızmış.
Bizim kız düşünmüş taşınmış, sonunda ‘söyleyecekleriniz bittiyse ben gideyim’ demiş.
İsmi lazım değil prof. bir sinirlenmiş bizim kıza; ‘saygısız şey, terbiye denen şeyden eser yok sen de. Ben ismi lazım değil fakültenin ismi lazım değil ana bilim dalı başkanıyım, okuluma gelip benimle görüşmek istesen, değil benimle konuşmak, kapıdan içeri almazlar seni, ben vakit ayırıp seninle konuşuyorum burada, sen zerre kadar beni dinlemiyorsun’ demiş ve aynı tondan bir çok cümleler kurmuş, gözlerinden adeta ateş fışkırıyormuş. Prensesli masallarda, prensesi kaçıran hain ejderhalar gibiymiş adeta…
Neyse uzatmayayım, bizim kız ayağa kalkmış, ağzından tek bir cümle dökülmüş, ‘benim bi talebim olmadı, benimle konuşmayı isteyen sizdiniz’ demiş ve kapıya yürümüş, bu arada bizim ismi lazım değil prof. arkadan hala konuşuyormuş, ama kız için söyledikleri artık bir anlam taşımıyormuş. O odadan çıkarken hem prof.’ a hem de tahsil hayatına sessizce veda ediyormuş. Başı hala dik, ama içi çökmüş olarak…
Masal burada bitmiş, onlar erememiş muradına, biz yanalım okulunu bırakmak zorunda kalan kızcağızın haline. Gökten üç elma düşmüş, biri anlatana, biri dinleyene , biri yaşayana….

Ufff başım, kafanıza iki elmayı siz de yiyin bakın da, nasıl acıyor, görürsünüz.”



{Mart 29, 2009}   Buruk

Sene 95, üniversiteye hazırlanıyorum. Cebecideki evimden Necatibey caddesindeki dersaneme kadar yürüyorum. Kurtuluş parkının içinden, o sevdiğim yoldan yürüyorum. Parkın bitiminde karşıya geçip çok katlı otopark girişindeki çarşının parka bakan kapısından girip diğerinden çıkıyorum. İki yüz metre yürüyorum yürümüyorum, bir araba parkediyor bir binanın önüne, benim de bir kaç saniye sonra geçip gideceğim yere. Kafamı kaldırıp binaya bakıyorum bbp genel merkezi, daha önce bilmiyorum hiç orada olduğunu, ilgilenmiyorum. Arabadan Yazıcıoğlu ve iki kara çocuk iniyor. Çocuklarının birini bir yanına diğerini öbür yanına alıyor, gülerek şakalaşarak keyifli keyifli bir şeyler anlatıyorlar. Gülümsemelerinden ben de nasipleniyorum sabah sabah. Sonra yine dimdik, emin adımlarla giriyor binadan içeri. Güneş pırıl pırıl, binanın girişine vuruyor. Güzel bir sabah oluyor, ilk defa siyasetçi gibi değil bir baba gibi görüyorum onu, toplasan üç-dört saniyelik görüntü. 24 kareden 4 saniye 96 kare, 100 kare bile değil. Orada seviyorum onu ve ne zaman biri Muhsin Yazıcıoğlu dese, sadece o görüntü geliyor gözümün önüne. Mesleki nedenlerden çok kez yeni kareler oluşmasına rağmen zihnimde, yine de sadece o kareler, sonunda hep aklımda kalan. Hakkındaki haberleri ilk duymaya başladığımda da, o kara çocuklar geldi aklıma ilkin. Şu an bile yazarken, o güzel ışıkta beyaz gömlekli, gencecik bir baba gülümsüyor bana, tıpkı o gün gibi….

Allah tüm ailesine sabr-ı cemil nasip etsin, mekanı cennet olsun, rahmetiyle muamele etsin mevla. Diliyorum o ve yanındakiler son nefeslerini verirken çok fazla acı çekmeden tatlı bir uykuyla sarmalanıvermişlerdir.



Yatmadan önce elifi tuvalete götürüyorum, kocaman bir çocuğun kucağımda uyurken ki halini vestiyerin aynasında her görüşümde tuhaf bir hisse kapılıyorum, kendime yabancılaşıyorum, garipsiyorum, ne zaman büyüdüm ben bu kadar, diyorum. Senelerin bu kadar hızla geçmesine ve hayatımı bu kadar değiştirmesine rağmen, geçmişten pek çok anı nasıl bu kadar canlı kalabiliyor?

  • Babamdan yediğim ve oturduğum sandalyeye geçmeme sebep olan o tokadı,(ve belkide matematiği sevememe nedenimdir, adam bi saat anlatıyor anlamadığım yeri, ben uyuyakalmışım olacak iş mi yaw)
  • annemin elektrik kesildiğinde çaydanlığa sıcak su doldurup onunla önlüğümü ütüleyişini,
  • ilkokuldaki kankam gökseli,
  • pencereyi açtığımda karşıdaki ormandan yükselen çam kokusunu,
  • K.hamamdan Ankaraya taşındığımızda ne kadar bocaladığımı,
  • ortaokuldayken bile aşırı milliyetçilerden hazzetmediğimi,
  • erkek kardeşimi berbere götürürken bana neler çektirdiğini,
  • ahretliğimle her sabah beraberce otobüs durağına gidişimizi ve okul dönüşü kurtuluş parkının başında inip o ağaçlarla bezeli yolu kah keyifli kah üzgün ama hep beraber geçişimizi asla unutmuyorum.
  • İki kez üstüste üniversite sınavını kazanamamanın yarattığı hayal kırıklığını,
  • son denememin tahminimden de iyi sonuç vermesini,
  • üniversiteye kayıt yaptırmaya gittiğimizde fakültede”makarena” eşliğinde kıvıran dekan, hoca ve asistanları,
  • babamın “bak burada hiç sıkılmayacaksın” deyişini,
  • ilk yıl o kadar nefret ettiğim İstanbulu sonra memleketimmiş gibi sevişimi,
  • ilesamdaki elma çayını ve elmalı nargileleri,
  • sorumlu olduğum öğrenci grubunu nargile içmeye götürüşümü,
  • yazarlar birliğinde hep çalan erkan oğur türkülerini,
  • cemal reşit rey’de geçirdiğim haftasonlarını,
  • fkm’deki paneli,
  • tutunamayan arkadaşım havva ile sabah ayazında beyazıt-sultanahmet arasında attığımız turları,
  • kürt böreği yediğimiz, yerin altındaki o izbe yeri ve masada metal kapta duran şeyin pudra şekeri olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığı,
  • saray pide salonunu
  • cerrahpaşadaki eylemde dinlediğimiz grup yorum şarkılarını,
  • beyazıtta avazımız çıktığı kadar attığımız sloganları,
  • babamın “yarın da eyleme gideceksen kameraya el salla da, yüzün görelim” lerini,
  • yine meydanda araç yasağı olduğu halde meydana girmiş taksi şoförüne polisin hoparlörle yaptığı “taksici arkadaşıııım hayırdır” ihtarını ve meydandakilerin aynı anda kafalarını çevirip taksiye bakışını
  • durmadan usanmadan yeni şeyler öğrenme çabamı,
  • son paramla alıp, pili bitene kadar kullandığım ve parasızlıktan iade etmek zorunda kaldığım o dönemin en son model aiwa marka volkmenimi,
  • yarı fiyatına geri vermeye razıyken durumu anlattığımda tüm paramı geri veren o satıcı amcayı,
  • eli-yüzü kir pas içinde ama dünya tatlısı çocuk rukeni,
  • ikramda “kafatasçısın sen” diye üstüne yürüdüğüm çocuk ayağa kalktığında yanında ne kadar da bücür kaldığımı,
  • bir tabak kuru-pilavla bir ekmek yediğimiz süleymaniye’nin kuru’cusunu
  • kısa süreli kaldığımız öğrenci evimizde kültablası olarak kullandığımız o köşeyi
  • evin salonunu ortadan bölen o hamağı
  • ayşe’nin söz ve bestesini yaptığı “adana kebabını yeeee” şarkısını grup halinde seslendirirken girdiğimiz türlü kılık ve halleri
  • beyhan ablanın gecenin bi yarısı “ben sana mecburum” u okurken ki yüzünü
  • osman abinin “kızma beyhan çok yiyorum tamam ama spor yapıyorum” derken işaret parmaklarını havaya kaldırıp oynatışını,
  • selma ve hakkı kardeşleri, evlerindeki che posteri önünde içtiğimiz çayları ve sonu gelmez varoluş muhabbetlerini, fonda çalan cemo’yu,
  • leon’daki sahnelerinden fotoğraflanmış, elinde silahıyla o güzelim evimizin mutfak duvarında asılı duran jean reno posterini (yanında kimin gazeteden kesilmiş fotoğrafı vardı söylemem ama, Reno ona silahını doğrultmuştu, belki de ondan çok seviyorum bu adamı. tahminleri alayım)

iyi hatırlıyorum. heyt beee… :D

ve o günlerde “söylemeyi başarıyoruz” diye sevindirik olduğumuz harika bi rumeli türküsü, “bulut gelir seher ile” yi de ekleyeyim de tam olsun.seraaaaaaap, oku bunları, dinle bu türküyü serap :)

Arif Şentürk’ün eski kayıtlarından dinlemek lazım aslında, o zaman tam süper olurdu :D


belki devamı, sonra



{Şubat 9, 2009}   ben lisedeyken; …

Geçen pazartesi ahretlik bendeydi. Yarıyıl tatilinde Ankara’daydı, cumartesi de İstanbula döndü. Salı günü bana gelmeyi düşündüğünü söylemek için aradığında “atla trene gel be selva, yarın da kalırız ama bugünden gel” lerime dayanamadı. Öğlen kafa kafaya vermiş, çay içip çerez yiyerek lise yıllarımızı konuşuyorduk. Onca sene geçince aradan gülünecek ağlanacak ne çok şey birikiyor ama bazı olaylar vardır ki tek kelimeye bakar. Yani bi kelime söyleyecek nefesi ancak buluruz, çünkü daha birbirimize bakarken ne kastettiğimizi anlayıp gülmeye başladığımızdan gerisi gelmez kelimelerin. (burun, ş ile başlıyodu, o neydi be öyle gibi sözler kahkahaların arasından bazen seçilebilir) Hocalara yaptığımız nisan 1 şakaları, tarihçi nuran’a sınıfça yaptığımız yazılı kandırmacası*, görüşemediklerimiz, nerde nasıl olduklarını bilemedilerimiz, tek bir davranışları bir ömür unutulmayan vefalı akadaşlarımız, neleeeer neler. Liseden sonra üniversite hatıraları başladı bir de, İstanbul’un büyüsünde. En son saate baktığımda dört buçuktu saat… *** * Nuran hanım akli dengesi yerinde olmayan ve dahi raporlu bir hanımdı. Başından çok acı şeyler geçmiş ve kaldıramamış olanları. Okulda namı “deli nuran” Emeklisine az kalmış, sanırım arkasında idare edenler de vardı ki, bu halde devam ediyordu ders vermeye. Yazılıda 100′lük kağıt verip, dersten kalmak mümkün, not kriterlerini anlamaksa imkansız. Yine tarih yazılısı gelmiş, herkes “nasolsa nuranın insafına kaldık” modunda. Sınavda her zaman yaptığı şey; sınıfa gelir, öğrencileri a-b grubuna ayırır, (bu taraaaaf a grubuuuu, bu taraaaaaaaaaf beeeeeeeeeeeee) kitabı rasgele açar, o anda soruları seçer. SInav başlayınca da en öndeki kızın sırasından kırmızı kalemi alır ve kağıtların üzerine a-b yazar. Sene boyunca üçerden 6 yazılı, iki yılda 12, hiç şaşmaz, hep aynı. Kim organize etmişti hatırlamıyorum şimdi ama bütün sınıf 2 grup için onar sorudan 2o soru hazırladık, cevapları da aynen geçirdik kendi dilimizce yazılı kağıtlarına. Üstlerine de a ve b işaretlerini kırmızı kaleme yazdık. Sıranın altındaki kitapların arasına sakladık. Yazılı sonunda önümüzdekilerle değiştireceğiz onları. Hepimizin de son ana kadar çıkmaması gerekiyor tabi, hoca göz atmasın, soruların farklı olduğunu anlamasın diye. Bütün sınav boyunca sıraların arasında dolaşıp, nefesini tutarak başında duran, pat diye eğilip kağıtlara bakan bi tipten bahsediyorum. Neyse efenim, sıkıntı baştan başladı. Her zaman grup notunu kırmızı kalemle düşen kadın, gözüne çarpması için öndeki arkadaşın gösterdiği tüm çabaya rağmen kırmızı kalemi almadı. Çantasından çıkardığı laci bi pilot kalemle yazdı grupları. Sınıfta bi uğultu oldu tabi. “Değiştirmeyelim kağıtları disipline gitcez” diye konuşuyor herkes fısır fısır. İşkillendi tabi nuran hoca. Sonra yeni bi fısıltı dalgası, zil çalmadan bir kaç dakika önce kağıtları değiştirip, hızlıca toplayacağız ve hocaya toplu olarak vereceğiz. Sınav sonunda ilk yaptığı iş kağıtları rulo yapıp lastiklemek, kağıtların başından biraz sarabilirsek laci-kırmızı sorunu da o an farkedilmez, sonra da hatırlamaz zaten. Hepimiz önümüzdeki kağıtlara uyduruk kaydırık bir şeyler karaladık ve son beş dakka plan işlemeye başladı. Heyecan dorukta. Sınıf 50 küsur kişi. Arka sıralardan toplanmaya başlandı kağıtlar. Bu sırada arkadaki bazı arkadaşlar son anda kağıtları değiştirmekten vazgeçince orada yine bi uğultu dalgası yükseldi. Nuran hoca sinirlendi, “bi toplayamadınız kağıtları” diye. Önden toplamaya başladı kağıtları, ben de 2. sırada oturuyorum. Bizim lagalugalarla doldurduğumuz kağıtlar, hooooooooop Nuran hocanın elinde, laci laci. Arkaya gitti, arkadaşın elindeki bi tomar kırmızı işaretli sınav kağıdını da hışımla kaptı elinden, arkadaşın “biz topluyoruz hocam, siz yorulmayın” çabalarına rağmen (hala bi şansımız var çünkü, oyalabilirsek, bizim lacileri de kırmızılarla değiştirebiliriz) olan oldu ve nuran hoca kağıtlara bakmaya başladı. Soruları okumaya başlayınca durumu çaktı. Gözlerinden ateş fışkıran bi ejderha gibi bütün sınıfa verdi veriştirdi, “siz görürsünüz” diye bastı gitti. Sınıf ikiye bölündü, olaya gönülsüzce dahil olanlar, “organize edenleri korumayacaklarını, kendilerini savunacaklarını” söyleyip duruyorlardı, çünkü şu kesindi, sınıfça disipline gidiyorduk. Hepimiz durumu yönetime, ailelerimize nasıl anlatacağımız düşünüyorduk. Sonuçta biz bi numara yapmıştık ve bu ciddi bi suçtu. Aslında biz sınav sonuçları okununca başvuru yapacak ve kağıtların tekrar incelenmesini isteyecektik, niyetimiz nuran hocanın aynı seviyedeki kağıtlara farklı notlar verdiğini idareye göstermekti, ama oralara ulaşamadı tabi plan. Fakat idare yaptığımız hataya rağmen (nuran hocaya gösterilen töleransın da ortaya çıkmasından korkarak sanırım) sınıfça disipline gitmememiz için hocayı ikna etti, biz de uzuuun bi nutuk dinledik, uzaklaştırmalardan yırttık neticede ve sicillerimize işlenmedi. :)



Ortaokul ve lise yıllarım korku sinemasının en nadide örneklerini izleyerek geçti. Bu filmleri izlerken genelde yanımda babam olurdu, anneannemlere gittiğimizde de zehra teyzemle izlerdik. Pek herkesin izlemeye yanaşmadığı filmlerdi onlar. Sadece filmler mi, bir de Alfred Hickok’un 20 dakikalık reklamsız kısa korku hikayelerinden oluşan Alacakaranlık Kuşağı fenomeni vardı cuma geceleri. Neyse uzatmayayım nadiren de olsa tek başıma izlediğim de olurdu korku filmlerini. Hadisenin en doruk noktasında müziğin gerim gerim yükseldiği o anlarda, başım yastığın arkasında bi bakıp bi çekerek filmi izlerken şimdi hatırlamadığım bir nedenden (anne korkusu olabilir, yalnız seyetmemi onaylamazdı pek) sesini kısmayı keşfetmiştim televizyonun. O zaman seyri pek bi kolay oluyordu o filmlerin.
Bundan iki gün önce geldi aklıma o günler.
Yağmur altında kurstan gelirken mp4 ten Mehmet Emin Ay klasörünü açtım. Sırasıyla Fatiha, Elif lam Mim, Amenerrasulü derken yolu yarıladım. Gözlerim sadece adımlarımı görürken birden başımı kaldırıp etrafa bakma isteği duydum. Yanımdan geçenler, koşturan şemsiyeli insanlar, yol boyu sıra sıra dükkanlar, genç yaşlı pek çok insan, hızla akan hayat…

O an aklıma iki şey geldi;

Biri; Yağmurda ıslanarak yürümekle, kendini Allah’a yakın hissetmek arasında mutlaka bir bağ var.
İkincisi; Tıpkı korku filmi izlerken televizyonun sesini kısmak gibi, dünyanın da sesini kısıvermek zor değil aslında. Dünyanın sesini kıstığında içindeki ses de daha net duyuluyor ayrıca.
O sesin bana söyledikleri güzeldi.
Allah’a hamdolsun; yağmuru yaratan, kainatta ve insanda türlü türlü güzelliği var edene…

İçimden bu şarkıyı da eklemek geldi,
Zekai Tunca’nın yorumuyla aradım ama bulamadım. O müthiş bir sükunetle seslendirir şarkıyı, dinlerken sana da geçen bir sükunetle, bu versiyon biraz abartılı ama yine de şarkının kendi güzelliği yeter.

Mine Koşan – 11 -

O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar.
O, Veli’dir, Hamid’dir. Şura /25


Vesselam

mute için bkz



ve benzeri