Uraganik











Bosnalı müslümanların ve dolayısıyla tüm müslümanların da nefretle hatırladığı (ya da hatırlaması gerektiği), Sırp Kasabı Radovan Karadziç 13 yıllık firarın ardından nihayet yakalanmış…

Bu adamın kurşuna dizilmesini istiyorum.
Bu adamın kurşuna dizilmesini istiyorum.
Bu adamın kurşuna dizilmesini istiyorum.

Bosna’nın erkeklerini kurşuna dizdirdiği gibi…

***

Ama önce türlü türlü işkencelerden geçirilmesini istiyorum.
En son; Sırp askerlerinin Bosna’nın çocuk, genç kız ve kadınlarına uyguladıkları cinsel işkencenin bu adama uygulanmasını istiyorum.

Tecavüze uğramaktan iç organları parçalansın, istiyorum.
Uğradığı tecavüzü ruhunda(!) hissetsin, istiyorum.
Kendinden ölesiye nefret etsin, istiyorum.

Nefretinde geberip gitsin!!!!!

Çok mu sert oldu?
Hayır, asla.
Keşke yolu olsa da orada Boşnakların yaşadıkları tüm acıları; bu insanlık suçuna ortak olanlara yaşatma imkanı olsa, olmadığına göre;
zalimler için yaşasın cehennem!!!

***********************

(Radovan Karadziç’in katıldığı Srebrenitza Katliamının kronolijisi

Srebreniça katliamına kadar olaylar şöyle gelişti:

NİSAN 1992 – Bosna-Hersek’te savaş başladı. Sırp ordusu doğuya doğru hızla ilerledi ve nüfusunun yüzde 75′ini Müslümanların oluşturduğu 36 bin nüfuslu Srebreniça’yı ele geçirdi. Birkaç ay sonra Boşnaklar kasabayı geri aldı.

OCAK-MART 1993 – Sırplar Boşnakların elindeki bölgelere karşı saldırıya geçti. Srebreniça ve Zepa, Sırpların elindeki bölgenin oldukça içlerinde, düşman birlikler tarafından kuşatılmış bölgeler haline geldi. Çevre bölgelerden kaçan Boşnakların göçü sonucu Srebreniça’nın nüfusu 60 bine çıktı. Su, gıda ve tıbbi malzeme kıtlığı başladı.

NİSAN 1993 – Birleşmiş Milletler, Srebreniça, Zepa ve Gorazde’yi, diğer 3 bölge ile birlikte BM koruması altındaki “güvenli bölge” ilan etti. BM Barış Gücü, bu bölgelere asker sevk etti ve Sırp saldırıları durdu.
Ancak Srebreniça etrafındaki Sırp kuşatması devam etti ve sonraki 2 yıl içinde çok az sayıda insani yardım konvoyunun kasabaya girmesine izin verildi.

MART 1995 – Karaciç, Srebreniça ve Zepa’nın tamamen dış dünyadan koparılmasını emretti ve yardım konvoylarının bu kasabalara ulaşması engellendi.

9 TEMMUZ 1995 – Karaciç, Srebreniça’nın alınması emrini verdi. Sırplar kasabayı ele geçirmek için “Krivaya 95 Operasyonu”nu başlattı.
Srebreniça’yı kuşatan Sırplar, BM Barış Gücü’ndeki Hollanda askerlerinin gözetleme mevzilerine saldırdı ve 30 kadar Hollanda askerini rehin aldı.

10 TEMMUZ 1995 – Sırp ordusu Srebreniça’ya top ateşine başladı. Hollanda güçleri Sırplara, sabaha kadar geri çekilmezlerle NATO’nun hava saldırısı düzenleyeceği tehdidinde bulundu.

11 TEMMUZ 1995 – NATO savaş uçakları Srebreniça etrafındaki Sırp tanklarını bombaladı. Sırp ordusu kasabaya bombardımana yeniden başlayacağı ve rehin Hollanda askerlerini öldüreceği tehdidinde bulundu. Aynı gün akşam Sırp Genelkurmay Başkanı Ratko Mladiç Srebreniça’ya girdi.

11-18 TEMMUZ 1995 – Aynı akşam 15 bin kadar Boşnak askeri ve sivil, dağları aşarak Srebreniça’yı terk etti. Birçok Boşnak bu sırada topçu ateşi ve keskin nişancı ateşiyle öldürüldü. Sırp askerleri yakalayabildiklerini de öldürdü.
Srebreniça içindeki Sırp askerleri ise kadın ve çocukları ayırarak, otobüsler ve kamyonlarla Boşnakların elindeki bölgelere gönderdi.
16 yaş ile 70 yaş arasındaki yaklaşık 8 bin Boşnak erkek, depolara, okullara ve ambarlara dolduruldu ve kurşuna dizilerek toplu mezarlara gömüldü. -haber7.com)

(İlk kez 24 Temmuz 1995′te hakkında suçlamada bulunulan Karadziç, 13 yıldan beri adaletten kaçıyordu. Karadziç’e yöneltilen suçlamalar arasında; ‘’soykırım yapmak”, ‘’soykırıma suç ortaklığı yapmak”, ”yoketme”, ”cinayet”, ”kasıtlı adam öldürme”, ”insanlara eziyet etme”, ”zorla göç ettirme”, ”insanlık dışı fiilleri işleme” ve ”1992-1995 yılları arasında Bosna Hersek’te, Bosnalı Müslümanlar, Bosnalı Hırvatlar ve Bosna’daki Sırp olmayan diğer sivillere karşı diğer suç fiillerini işleme” bulunuyor.” -Star)

Goran Bregovich – Ederlezi (Time of the Gypsies) –

*Goran Bregoviç’in ederlezi isimli eserinden.



{Haziran 20, 2008}   başlıksız gönderi:))
  • Oturup yazsam yazacak şey çok da, içimden gelmiyor pek. Bi rehavet var ki üstümde, sormayın gitsin. Bir de bilgisayarsız ve internetsiz hayatın özgürlüğünü tattım dün, hoşuma gitti.
  • Cillop gibi bi makine var evde ama sürekli hata verip yavaşlatıyordu bizi. Eşim de bi format atayım makineye dedi, Çarşamba akşamı bir kısmını halletti, programların büyük bölümünün yüklemesini de dün akşama bıraktı. Öyle olunca ben de dün hiç ellemedim makineye.
  • Aaaaa bi baktım, netsiz hayat süppermiş:))
  • Şimdi her şey normale döndü ya, vazife gibi geçtim oturdum başına, okunacak haberler, gezilecek siteler, bakılacak bloggerlar var ne de olsa.
  • Bir de eşim firefox kurmuş sağolsun, takıldım ona. Nesi var nesi yok bi kurcaladım, güzel eklentileri varmış. Bi süre çift giriş devam etcem, explorera alıştım ya, henüz varsayılan tarayıcı olarak ayarlamadım firefox’u yedekte kullanıyorum ama hele bi detaylarını keşfedeyim, geçerim herhalde arayüzü pek bi güzel görünüyor çünkü.
  • Bu akşam ki maçı heyecanlan bekliyorum ayrıca, umarım hayal kırıklığı olmaz!!!
  • Hadi bakem oooooooo’lamaya devam :))


{Mayıs 25, 2008}   Hayat devam ediyor. / Ömrüm

Bu sabah erken uyandım, yağmur yağıyordu iplik iplik. Tatil günleri sabahın ilk saatlerinde boş sokaklarda dolaşmanın tadı başkadır. Hele bugün bir de yağmur eşlik ediyordu ki, doyumsuz bir şeydi.

Önce yürüyüş parkuruna gitmeyi düşündüysem de sonra vazgeçip istikameti yufkacıya çevirdim. Taktım kulaklıkları, çıktım. Bomboş sokakta bir ben, bir yağmur bir de kulaklarımda Cem Karaca’nın ömrüm, ömrüm diye feryad edişi. O bağırdıkça, ben de ömrüüüm ömrüüüüüm dedim içimden. Islandım epey, yufkacıya varana kadar geçen on beş dakikalık zamanda aklımdan ömrümün çeşitli yol ayrımları geçti. Hayat herkesi nasıl da savuruyor, kendi rüzgarında.

Sonra Fethiye babanneyi düşündüm, eşinin ölümünden tam 30 yıl 40 gün sonra vefaat edişinde belirsiz bi anlam aradım. Eşimin dedesinin ölümünden iki gün sonra dünyaya gelişi ve onun adını alışı, kayınvalidemin adıyla geldi benim Alim deyişi, Ali’nin doğarken ikiz kardeşini kaybedişi ve onun eksikliğini hep hissedişi sırayla aklımdan geçti. Sonra, ölüm haberini aldığım ilk dakikalarda aradığım kayınpederimin sesindeki titreme geldi aklıma, insan kaç yaşında olursa olsun annesini kaybedince perişan oluyor demek ki.

Tüm bunlar iki kelimelik bir sese sığmıştı, o tonlama hepsini içine alıyordu. Müzik işte bundan değerlidir benim için, bazen sayfalarca anlatabileceğiniz bir duygu halini bir kaç nota hissettiriverir insana.

Neyse eve döndüm sonra, yeni uyanmakta olan ahali mahmurluklarını atmaya çalışırken, mutfağa geçip tava böreği yapmaya giriştim. Dedim ya başta da hayat devam ediyor.

Omrum – Cem Karaca



{Mayıs 15, 2008}   kıraç / yalan

Dün akşam -anneler günü hediyem olan- mp4 player’ımın ses kalitesini anlama adına bası kuvvetli, enstrümanı çeşitli bir müzik olduğu için bu şarkıyı dinledim durdum. Kafamı sallaya sallaya gezindim evde, seslenenleri duymadım.
Bugün de bu şarkıyı dinlemeye devam etmek istiyorum, izninizle.

Aslında sadece müziği ekleyecektim ama bir türlü parçayı sizlerin de dinleyebileceği şekilde imeem’e upload etmeyi başaramadım, tam versiyonu da yoktu. Neyse; İngilizcesi kuvvetli bi arkadaştan:) yardım istedim, olursa eğer, bundan kelli bilgisayarımın kıyısında-köşesinde kalmış parçaları da dinleyebileceğiz.

**

Bir de ayrıca bu adresi gördünüz mü? http://bizimsite.blogspot.com/
Bu adamların ne yaptığını bilen var mı? bir sürü blogu listeleyip, yazılarını oradan da yayınlıyorlar, kafam karıştı doğrusu. Üye filan değilim, ama bütün blogum olduğu gibi orada da var, şaştım kaldım. Bilgisi olan varsa, bi zahmet bi anlatıversin ne oluyor?

**



…sen ne olur çocukluğumu sakla
tek kalan bu elimde avucumda…

Annemin; annelerimizin, tüm annelerin, anne adaylarının ve anne olmayı her şeyden çok isteyen tüm kadınların anneler gününü kutluyorum, tabi kendimi de unutmayayım…

Annelerin klasiğidir ya, “anne olunca anlarsın” ; yıllarca ezber edersiniz bu cümleyi, onu her üzüşünüzde duyarsınız. Amaaan be, dersiniz hatta ilerleyen zamanlarda duya duya, ama gerçekten “anne olunca anlarsınız” ne demek istediğini.

Ben genel itibarla erkeklerin pek çok konuda kadınlara göre daha şanslı olduklarını düşünürüm, bir kaç istisna hariç.

İstisnalardan biri; Erkek beyninin, kadın beynine oranla ayrıntıları düşünmek noktasında daha düz kalışı,(bunu bir ara açalım)
İkincisi ve en önemlisi; Anneliği hiç tadamayacak olmaları…

Blogu okuyan baba var mıdır bilmem ama, bir canı içinizde taşımak, dünyada hiç bir kelimenin ifade edemeyeceği kadar muhteşem bir şeydir. Eşi-benzeri olmayan bir duygudur. Varsa eğer babalara; “Anne olunca anlarsın” da diyemiyorum maalesef:))

Bugün en sevdiğim, “anne şarkıları top 5″ ‘i yaptım, isteyen istediğini seçip dinleyebilir; tabi çalan şarkıyı durdurmayı unutmadan…



ve benzeri