Uraganik











  • Gece 120‘yi izledik biraderle beraber. Özhan Eren müzik konusunda ki başarısını, filmin müzikleriyle zirveye taşımış. Tarihi bi film olduğuna göre kayıtlara dayanıyordur senaryo, zaten Eren de öyle diyor, bu yüzden keşke sonu daha mutlu bitseydi deme şansı yok.
  • Görsel olarak beklediğimden iyiydi, çok çalışılmış ama kurguda devamlılık sıkıntısı var sanki birkaç sahnede. Bütüne bakıldığında, (fırtına sahneleri, efektler, kostümler, mekanlar…) hakikaten iyiydi, o zaman diliminde olduğunuz hissini veriyordu.
  • Babaların evlatlarını Van’dan Erzurum’a cephane taşımaya gönderdiği bi bölüm var filmde, vilayet binası önünde okul müdürü gençlerle konuşuyor, “yol çetin ama yine de gitmek isteyenler bir adım öne çıksın” mealinde bir şeyler söylüyor. Çocukların tümü öne çıkınca, oradaki babaların gözyaşına boğulduğu sahnede ben de tutamadım kendimi..
  • Bil0; “hayırdır abla, nooluyon” dedi. “Evladını göz göre göre ölüme göndermenin ne demek olduğunu, yapacağın herhangi bir seçimde kefenin bi tarafında evladının olmasının ne demek olduğunu ancak evlat sahibi olunca anlarsın” dedim. Sonra yatağa girince elif’e bakıp düşündüm de, ben yaşlanmışım yaa. Ağzımdan çıkan cümleler onu gösteriyor. Nutuk atma rütbesine erişmişim. :(
  • Gece filmden sonra nette haber sitelerinde gezinen kardeşime bi de hava attım, daha doğrusu atacaktım. Okuduğu siteye bakıp, “Bu ne kardeşim, bu sitenin künyesi bile yok, adam yaptığı haberin arkasında durmuyor. İyi haber istiyorsan ve çok çeşitli yorum, bak gel şuraya bak” dedim. Kaldırdım masanın başından artiz artiz, oturdum hemen tıkladım. Abboooow o da ne, sitenin her yerinde taze patates fotoları, hacklemişler sanırım. “Hep senin yüzünden” diye pislik yaptım bi de:) “Kaç yıldır takip ediyorum, bir günden bir güne karşıma patates baskısı çıkmamıştı” diye yüklendim:) Neyse ki bu sabah baktığımda patates neyim kalmamıştı, fakat abicim o patatesler de neydi ööle, sapsarı ve de tam kızartmalık…


Pazar günü akşam toplanıp kayınvalidelere gittik. Pazartesi hastaneye yatacak, salı’da anjio olacaktı. Biz evden çıkmak üzereyken telefon etti, elifle konuşmak istedi, vermedik telefona. Mutlaka ağzından kaçırır, oraya gitmekte olduğumuzu açık ederdi çünkü. Oysa biz beklenmedik bi anda gidip şaşırtmaya kararlıydık onları. Ve öyle de yaptık, “birazdan görüştürürüz seni, şimdi oyun oynuyo gelmez telefona” deyip kapattık. Ardından da yola koyulduk. Kadıncağız kapıda bizi görünce duygulandı çok, neredeyse ağlayacaktı. O ertesi gün hastaneye geliriz sanıyordu, iyi bi sürpriz oldu he he :)

Akşam çantasını yaptık birlikte; hastaneye götüreceklerini ütüledim, o da ilaçlarını filan hazırladı. Sabah altıda ayaklandık, namaz, kahvaltı,kikiriğin hazırlanması derken sekize doğru çıkabildik ancak. Kikiriği hastane girişinde baba ve dedeye bırakıp, doktorun yanına çıktık birlikte. Ama bütün bu koşturma yarım kaldı, anjio makinesi bozulmuş, yatışı perşembeye ertelediler.
Biz de oradan kayınbiraderlere geçtik. Yeğene aldığım balığın fanusunu temizledik birlikte, nasıl da seviyor stiç’i. O stiç koydu balığının adını, elif de lilo koyacaktı tamamlanacaktı ama kikirik bolt’dan başka bir isme razı olmadı. Neyse efenim enes yeğen öyle heyecanla yardım etti ki bana, balığı aldığıma bu kadar sevindiğini farketmemiştim ben. Ne güzel, küçük şeylerle mutlu olmak ne iyi:)

Öğleden sonra eşyalarımızı almak için keçiören’e döndük, akşamda evin yolunu tuttuk. Kikiriğin ısrarlarına dayanamayan babaanne muhabbet kuşu bızdığı yanımıza katıp gönderdi. Arabadan indim, bi elimde kafes, diğer elimde seyahat kavanozundaki balığımız, yanımda elif. Arkadan babamız seslendi;
-kuşu almışsın da balık da sende mi?
-bütün canlar ben de, sen yongaları al gel, dedim muzip muzip.

Akşam ile ilgili en son kikirikle kanepeye uzanmış, aslanlar ve deniz aslanları ile ilgili bir belgesel izlediğimizi hatırlıyorum, neyşınıl cografik’in çocuk programlarından, ondan sonrası yok. En son hatırladığım kocaman, iki ön dişini tutunabilmek için buza geçirmiş bir deniz aslanı. Sanırım epeydir devam eden az uyuma faslından sonra sızmışım :)

Gece rüyamda, küçücük bir buz parçası üstünde suya düşmemek için çabalayıp durdum.

Bu sabah yine altıda kalktım, balkona çıkıp buz gibi havada kahvemi içtim ve iyice bi uyandım sonra da yazamadığım zamanların telafisi olarak önceki postu yazdım, aha bu da bugünün ikincisi. Epey olmuştu bi günde iki yazı atmayalı bloga.
Sıkı durun millet!!!
aktif, dinamik, delikanlı plokırınız uro, sanırım geri dönüyor :)
ama sadece zan bu, unutmayın.
tönepilirum deee, tönmeyepilirum de.
yarin töntum töntum, tönemetum pi dahaki haftaya
olmadi sonraki hafta
pilemedun pi sonraki hafta
eeen son … (bu böyle gider)

vesselam



{Ocak 19, 2009}   kardan bana kalan*
üç küçük arkadaşla geçirilen bir saatin tatlı anıları.

biraz koşma, oynama bi de kardan adam(!)

(Zor şartlarda hazırlıksız yaptığımız kardan adama çöp poşetinden şapka yapmayı denedim beceremedim, örtüye elimiz aşina ya sonuç böyle oldu :D )

kar küreme işini üstlenmiş sırılsıklam bi çift bot.

benim yaptığım kartoplarını yine bana atmak için elimdeki makineye rağmen üstüme yürüyen hain domdomlar.

***

bir de kara uzanıp, yıldız yapabilseydim tam süper olacaktı…

(ikinci kar yağışında kikirik yaptı ama yıldızı, makine yanımda olmadığından fotoğraflayamadım.Bir dahaki sefere artık.)

*üç hafta önce ankara’nın beyazında



{Kasım 25, 2008}   Kursa başladım;

cumartesi trafik, pazar günü de motor dersi (9-4 arası) vardı.
Yaklaşık 5 yıldır eşi ya da çocuğu yanında olmadan sayılı dışarı çıkmış biri olarak, kendimde sosyal fobi gelişmiş olacağından emindim, kalabalık ortamlardan hazzetmeyişim de hesaba katılırsa, bir köşede salon bitkisi gibi yeşil yeşil durup ders bitince eve gelmem gerekiyordu. Ama tahmin ettiğim gibi olmadı, o kadar asosyalleşememişim, daha kırk fırın ekmek yemem gerek :)

Trafik hocasının mesleği gardiyanlıkmış, yenikent f tipinde çalışıyormuş. Hayatımda ilk defa bi gardiyanla tanıştım, son derece sıcak bir hanımefendi, mesleğinin insanda ilk hissettirdikleriyle yakından uzaktan ilişkisi yok.

Motor hocası da öğretmenmiş, daha ilk dersten neredeyse oto tamircisine çırak olabilecek kadar çok şey öğretti, karbüratörden, distrübitöre, jigleden, bujiye, endüksiyon bobininden, pistona kadar her parçanın ne işe yaradığını öğrendim. Ateşleme ve yakıt sistemindeki parçaları şimdilik. Adam dersin başında “Derslerin tümü bittiğinde aracınızın arızasının nereden kaynaklandığını %100 bulacak, %90 sorunu çözebileceksiniz, geriye kalan %10 luk kısım parça değişikliği ve uzmanlık isteyen kısım, bi zahmet onun için oto sanayiye gideceksiniz” deyince, ben içimden “atıyoosssun” diye geçirdim ne yalan söyleyim, ama günün sonunda 50 soruluk sınavda sadece 2 soru kaçırınca, bu defa helal olsun dedim. Ha gerçi çok da işime yaramayacak, şimdiki arabalarda açıkta bir şey yok pek ama yine de aracın çalışma biçimini anlamak hoşuma gitti.

Kızım cumartesi- pazarını babasıyla geçirdi, bir kaç defa konuştuk. Halinden gayet memnundu. Ben de halimden memnun oldum, kendimi henüz eş ve anne olmadığım zamanlardaki gibi genç ve bağımsız hissettim iyi geldi, tabi günün sonunda bağlarımın beni beklediğini bilerek…
Bağsız bağımsızlık bir müddet sonra ancak acı veriyor, tecrübeyle sabittir. (açmak lazım ama uykum var)

Neyse ilk direksiyon dersim perşembe sabahı, umarım o da bu iki ders kadar verimli olur.

not;
kursta en çok hoşuma giden
1. acayip güzel ve her an hazır taze çay olması
2. çayın iyi olmasının yanında beleş olması
3. çay bardaklarının da iyi yıkanmış olması
:)
vesselam

03:15



{Kasım 17, 2008}   arayı açıyorum emme;

aslında yatmadan önce bir sürü şey yazıyorum kafamda ama teknoloji o kadar ilerlemediğinden burada görünemiyor maalesef. İşin doğrusu bilgisayarı açıp, nete bağlanıp, kafamdakileri buraya aktaracak ne zaman ne de istek bulamıyorum kendimde. Son yazıyı yazdığımdan bu yana sanırım iki kez nete girdim, yorumlara bir şeyler yazıp, bir iki bloga bakabildim ancak.

Havalar soğudu biz de ailecek şifayı kaptık. Ağır bir durum yok elhamdülillah ama kikiriğin bugün yutkunma sorunu başladı, uğradık ayşin doktora ama mesaisi bitmiş, vardiyası olan doktor amcayla da pek anlaşamıyoruz. Yarın sabah Ayşin’e gideceğiz erkenden. Sesimiz kısık, konuşmak istemiyoruz. Aslında sabah ses kısıklığı dışında bir şey yoktu, hatta ehliyet kursuna kayıt için yola çıktık. Arabayı parkedip, yürümeye başlayınca uykusunun geldiğini eve gitmek istediğini söyledi. Baktık halsiz görünüyor, geri döndük. Hastaneye uğrayıp Ayşin hanımın mesaisinin bittiğini öğrenince de doğru eve.

Takviyelere başladık, sürekli bir şeyler içirip duruyorum. Şimdi de gidip babamızın hazırladığı salepi içirmeye çalışacağım kuzuya.

bizim durumlar böyle, tüm yorum yazan arkadaşlara teşekkür ediyorum ama ben bu aralar pek cevap yazabileceğimi sanmıyorum yorumlara. şimdiden af buyrun efenim.

vesselam.



ve benzeri