Uraganik











{Nisan 20, 2009}   lütfen, yerime düşünme.

“Kızlar okusun ama hepsi değil!

Vardır mutlaka bu konuda da tuttuğunuz bir taraf… Ama bir dinleyin.
Şöyle bir durum var memlekette.
Hesapta, herkes kızlar okusun istiyor.
Fakat hakikatte durum bu kızlar okusun, ama o kızlar değil haline geliyor.

***

Çağdaş Yaşam, Kardelenler… kızları okutmak istiyor.
Fakat karşı taraf tarafından neyle suçlanıyor:
“Nedense hep Kürt kızların okutulması… okuttuğu kızlardan bazılarının PKK’ya katılmış olması… Yabancı fon ve vakıflarla temas”…
Oysa okuyamamış, okutulmamış Kürt (ya da Türk) kızların köleleştirilebilmesini, 12 yaşında tarım işçileri olarak toplu halde otobüslerle ölüme gömülmesini, yoksulluğun tozu dumanına çok çok ölü veya diri bebeler doğurmasını, zoraki evlilikler, saklı tacizlerle intiharlara sürüklenmesini büyük dert etmek gerekmiyor!

***

Öte yanda, kimi “çağdaş” da kızların okumasını istiyor ama bütün kızların okumasını istemiyor.
Kızın başının örtülü olmasını, bazen anasının örtülü olmasını dahi, kızın okumaması için laikliğin beş şartından biri görüyor.
Ona burs haram, üniversite haram, kamusal alan haram!
Oysa başı örtülü ya da açık, okuyan her kızın, siyasi düşüncesi ne olursa olsun, öncelikle “kişisel irade ve bağımsızlık, farklı düşüncelere de açık olabilmek” ihtimalini yüksek tuttuğunu kimse bilmek istemiyor.
Esasında pek kimse, çok bağımsız düşünebilen, cemiyet ve cemaate eleştirel mesafeli durabilen pek kız da istemiyor; erkek de.”

Umur Talu/sabah/20.04.09 devamı için tık

Bence bu yazıda ciddi tesbitler var, kimsenin kabullenmek istemediği tesbitler.

“Evet kızlar okusun tabi ama sonunda -benim tarafımın doğru olduğu kararını verecek kadar-” Benim ülkemde anlayış budur. Çağdaş ya da dindar (bu tanımlamalara katılmıyorum ama genel kullanım böyle olduğu için kullanıyorum) hiç farketmez, kafalar böyle çalışır. İçinde bulunduğun çevre sorgulanamazdır, sorgulamaya başladığın an karşı tarafta algılanırsın.

Ama bunun değişeceğine inanıyorum ben, adına ister “kendini gerçekleştirme” de, ister “hayat boyu tekamül” yeni nesil eğitimi -hayata daha geniş bakma yolunda- kullanabilecek potansiyele sahiptir. Her dönemde her farklı fikrin aşırı uçları olur, olacaktır. Bu da tercih meselesidir. Kimse inandığını inandığı biçimde ve ölçüde yaşadığı için suçlanmamalı ve tepki görmemelidir. Ateist birinden Ramazan’da oruç tutmadığı halde tutuyormuş gibi yapmasını beklemek de buna dahildir, kıyafet olarak çarşafı seçmiş birinin peçesini avuçlamak da…

Kişisel tercihlere; beğenmese de, doğru bulmasa da saygı duyabilecek bir neslin geleceğine inanmak istiyorum. Bir başkasının hayatına -sana rağmen senin için- diyerek bodoslama dalmayacak bir nesil.

Aslında ülkemin olayı budur;

“Oysa başı örtülü ya da açık, okuyan her kızın, siyasi düşüncesi ne olursa olsun, öncelikle “kişisel irade ve bağımsızlık, farklı düşüncelere de açık olabilmek” ihtimalini yüksek tuttuğunu kimse bilmek istemiyor.
Esasında pek kimse, çok bağımsız düşünebilen, cemiyet ve cemaate eleştirel mesafeli durabilen pek kız da istemiyor; erkek de.” u.t

***

“Yönetebileceğim kadar eğitilmiş insan, yönetimimi sorgulayacak kadar değil”

Dur bakalım orda!!!



{Nisan 16, 2009}   Esbab

Türkan Saylan’ı gördüm bir kaç gün önce tv’de. Baktım, dönüp bir daha baktım. O mağrur halinden eser kalmamıştı hiç. 98′de İstanbul Üniversitesi Beyazıt kampüsünün yemekhanesindeki ikna odasında;
beni, ailemi, çevremi, seçimlerimi, kararımı aşağılayan kadın o değildi sanki.
“Ben İ.Ü. Tıp fakültesinde …(hatırlayamadım) ana bilim dalı başkanıyım, bu kılıkta beni ziyarete gelsen kapıdan içeri almazlar, bak ben burada seninle konuşuyorum” derken ki kibirli bakışları geldi aklıma.

Çok şükrediyorum ki nutkum tutulup kalmamış, “benimle konuşmak isteyen sizdiniz, benim bi talebim olmadı” diyebilmiştim, koca (!) profesöre. İşte o zaman çileden çıkmış kapı dışarı etmişti beni zamanında.

Hiç bir zaman intikamcı bir yapım olmadı, bilakis hayatımın üstünden silindir gibi geçenlere bile. O zamanlar Alemdaroğlu, Saylan ve Serter hakkında tek bi duam vardı. “Evlatlarına hidayet nasip etsin mevla” derdim, kendi evlatlarıyla mücadele edebilirler miydi acaba? Beddua gibiydi ya bu aslında onlar için, öyle işte….

Bir masala dönüştürmüştüm o günü kendimce, acısını hafifletmiştim belli belirsiz, onu da ekliyeyim de tam olsun.

“Ülkenin birinde…/ Sorgunun dayanılmaz ağırlığı

Bahsi geçen sorgu, içsel bir hesaplaşma değil. Anlatacağım tam da bunun zıttı aslında. Kendiyle hiç hesaplaşmamış, belki hesaplaşamamış bir insanın başkalarını sorgulaması mevzuumuz…

Üstelik bu başkasını sorgulama esnasında bile zerre kadar içine bakmaya yanaşmamış, ‘ben her şeyin iyisini bilirim’ edasıyla karşısındakini olabildiğince ezmeye çalışmış birinden bahsedicem şimdi.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkenin birinde ismi lazım değil bir tıp profesörü yaşarmış. Bu zat; aynı zamanda kraldan çok kralcı olanların da başıymış.
Bir gün bu ülkenin yöneticileri, dönem dönem yasaklanmış fakat sonraları serbest bırakılmış bir şeyi yeniden yasaklamaya karar vermişler. Kurullar kurmuşlar, bildirgeler yayınlamışlar ve sonunda birkaç üniversiteyi seçip, bu okullarda okuyan başörtülü kızların örtülerini çıkarmadan okullarına devam edemeyeceklerine karar vermişler.
‘Ama yazık olmasın çocuklara, önce bir konuşalım; belki bu başörtünün ne menem bir şey olduğunu anlatırız da, örtüyü çıkarıp tahsillerine devam ederler’ diye de çok ince bir düşünceyle, adına ‘ikna odası’ denen bir oda açmışlar. Okullarına kayıt olmaya gelen öğrencilerin başı açık olanlarını kayıt masasına, başı örtülü olanları da bu bahsi geçen ikna odalarına götürür olmuşlar. Bu odadan çıkanların kimi örtüsünü çıkarmadan geldiği yoldan geri gönderilirken, kimileri de odada yeterince aşağılanmamış gibi, çıkışta da fakültelerinin kayıt masasına gidene kadar, önlerinde bir çalışanla başları açık, boyunları bükük salonda öööyle gezdirilmişler.
Neyse uzatmayalım; bu arkadaşlardan başını açmayı kabul edenlerin kayıtlarını yapmışlar, etmeyenleri de zorunlu olarak okuldan uzaklaştırılmışlar. Şimdi diyeceksiniz , peki hani ya şu ismi lazım değil profesör…
Tamam tamam sabır şimdi ona da sıra geldi….
İsmi lazım olmayan tıp profesörü, bu ikna odası tabir edilen odada oturuyor, gelen öğrencilerle konuşuyor ve onları güzellikle, olmazsa çirkinlikle ikna etmeye çalışıyormuş.
Yine bir kayıt günü Prof.’ un oturduğu odanın kapısı açılmış, kısa boylu çocuk yüzlü biri girmiş içeri. İsmi lazım olmayan, onu bir güzel karşılamış ki sormayın… Daha önce kayıt olmak için verdiği başı açık resmine bakıp, ‘aman güzel kızım ne güzel saçların var senin öyle’ demiş. Demiş ama aslında kızın saçları fotoğrafta hiç de öyle güzel filan görünmüyormuş.
Prof. kıza adını sormuş,
‘B…’ yanıtını almış.
‘Babanın adı ne güzel kızım?’ demiş.
Kız söylemiş. Bu ismi de yobazca bulan prof., okuduğu liseyi sormuş kıza, cevap imam hatip lisesi de olunca, prof. un gülen yüzü giderek gerilmeye başlamış.
‘Bak bu kadar çalışıp, iletişim fakültesi gibi güzel bir bölüme girmişsin, değer mi şimdi altı üstü bir örtü yüzünden okulundan olmaya’ demiş kendini zorlayarak tatlı tatlı…
Kızdan ‘bence değer’ cevabını alınca, bu üslubun fayda etmeyeceğini anlamış bizim prof. Başlamış sayıp dökmeye….
‘Senin adında meymenet yok zaten, babanın adı da belli. Okuduğun liseye bak, senin gibilerin ne işi var zaten böyle fakültelerde, siz oturun din kitabı okuyun, başka da bir şeyden anlamazsınız….’
Daha da konuşmuş aslında ama bizim kız duymaz olmuş artık söylenenleri. Sosyalist bir devrimcinin hayatını anlatan kitabı çantasından çıkarıp prof. a göstermeyi geçiriyormuş içinden.
Masal bu ya tam kitabı çıkaracakken, kadının başının iki yanında at gözlükleri belirivermiş birden. Ve bizim kız kitabı çıkartmaktan vazgeçmiş, çünkü kadının tam karşısında oturmuyormuş ve kadının o gözlüklerle yan tarafında kalan bi şeyi görmesi imkansızmış.
Bizim kız düşünmüş taşınmış, sonunda ‘söyleyecekleriniz bittiyse ben gideyim’ demiş.
İsmi lazım değil prof. bir sinirlenmiş bizim kıza; ‘saygısız şey, terbiye denen şeyden eser yok sen de. Ben ismi lazım değil fakültenin ismi lazım değil ana bilim dalı başkanıyım, okuluma gelip benimle görüşmek istesen, değil benimle konuşmak, kapıdan içeri almazlar seni, ben vakit ayırıp seninle konuşuyorum burada, sen zerre kadar beni dinlemiyorsun’ demiş ve aynı tondan bir çok cümleler kurmuş, gözlerinden adeta ateş fışkırıyormuş. Prensesli masallarda, prensesi kaçıran hain ejderhalar gibiymiş adeta…
Neyse uzatmayayım, bizim kız ayağa kalkmış, ağzından tek bir cümle dökülmüş, ‘benim bi talebim olmadı, benimle konuşmayı isteyen sizdiniz’ demiş ve kapıya yürümüş, bu arada bizim ismi lazım değil prof. arkadan hala konuşuyormuş, ama kız için söyledikleri artık bir anlam taşımıyormuş. O odadan çıkarken hem prof.’ a hem de tahsil hayatına sessizce veda ediyormuş. Başı hala dik, ama içi çökmüş olarak…
Masal burada bitmiş, onlar erememiş muradına, biz yanalım okulunu bırakmak zorunda kalan kızcağızın haline. Gökten üç elma düşmüş, biri anlatana, biri dinleyene , biri yaşayana….

Ufff başım, kafanıza iki elmayı siz de yiyin bakın da, nasıl acıyor, görürsünüz.”



{Mart 29, 2009}   Buruk

Sene 95, üniversiteye hazırlanıyorum. Cebecideki evimden Necatibey caddesindeki dersaneme kadar yürüyorum. Kurtuluş parkının içinden, o sevdiğim yoldan yürüyorum. Parkın bitiminde karşıya geçip çok katlı otopark girişindeki çarşının parka bakan kapısından girip diğerinden çıkıyorum. İki yüz metre yürüyorum yürümüyorum, bir araba parkediyor bir binanın önüne, benim de bir kaç saniye sonra geçip gideceğim yere. Kafamı kaldırıp binaya bakıyorum bbp genel merkezi, daha önce bilmiyorum hiç orada olduğunu, ilgilenmiyorum. Arabadan Yazıcıoğlu ve iki kara çocuk iniyor. Çocuklarının birini bir yanına diğerini öbür yanına alıyor, gülerek şakalaşarak keyifli keyifli bir şeyler anlatıyorlar. Gülümsemelerinden ben de nasipleniyorum sabah sabah. Sonra yine dimdik, emin adımlarla giriyor binadan içeri. Güneş pırıl pırıl, binanın girişine vuruyor. Güzel bir sabah oluyor, ilk defa siyasetçi gibi değil bir baba gibi görüyorum onu, toplasan üç-dört saniyelik görüntü. 24 kareden 4 saniye 96 kare, 100 kare bile değil. Orada seviyorum onu ve ne zaman biri Muhsin Yazıcıoğlu dese, sadece o görüntü geliyor gözümün önüne. Mesleki nedenlerden çok kez yeni kareler oluşmasına rağmen zihnimde, yine de sadece o kareler, sonunda hep aklımda kalan. Hakkındaki haberleri ilk duymaya başladığımda da, o kara çocuklar geldi aklıma ilkin. Şu an bile yazarken, o güzel ışıkta beyaz gömlekli, gencecik bir baba gülümsüyor bana, tıpkı o gün gibi….

Allah tüm ailesine sabr-ı cemil nasip etsin, mekanı cennet olsun, rahmetiyle muamele etsin mevla. Diliyorum o ve yanındakiler son nefeslerini verirken çok fazla acı çekmeden tatlı bir uykuyla sarmalanıvermişlerdir.



Hamdolsun.

Bitti mi, hayır tabi ki bitmedi.
Filistin özgür kalana kadar sürecek bir yürek sıkıntısı var elbet.
Ama o günler de gelecek, şimdi yaraları sarma zamanı; gücümüz yettiğince…



{Ocak 5, 2009}   yorumsuz

ÇALINTI TOPRAKLAR ÜZERİNDE UZATMALARI OYNAMAK

Gilad Atzmon İsrailli müzisyen / timetürk

İsraillerle konuşursanız küçük dilinizi yutarsınız. İsrail Hava Kuvvetleri, gün ışığında yüzlerce sivil, yaşlı, kadın ve çocuk cinayeti işlerken, İsrail halkı bu şiddet destanında asıl kurbanların kendileri olduğuna inanmayı başarabilir.

İsrail halkıyla aşina olanlar onların hayatlarında hüküm süren savaşın kökleri hakkında tamamen bilgisiz oldukları gerçeğini fark edecektir. İsrailliler sıklıkla İsrail jargonunda anlamlı tuhaf savlar ortaya sürmelerine rağmen, bunlar Yahudi mahallesi dışında işe yaramaz. Bunlardan biri: “Bu Filistinliler neden bizim (İsrail) toprağı üzerinde yaşamakta diretiyorlar ki, neden Mısır, Suriye, Lübnan ya da diğer bir Arap ülkesine gitmiyorlar?”. Diğer bir İbrani bilgelik incisi de, “Filistinlilere ne oluyor? Onlara su, elektrik, eğitim veriyoruz ve onların yapmak istedikleri bizi denize dökmek” diyecektir.

Şaşılacak şekilde, İsrailliler arasındaki sözüm ona “sol” ve hatta eğitimli “sol” bile, Filistinlilerin kim olduğunu, nereden geldiklerini ve neden direndiklerini anlamayı başaramaz. Filistin’in Filistinliler için vatan olduğunu kavrayamaz. Mucizevi olarak İsrailliler, İsrail’in, Filistin halkının harcama pahasına, Filistin toprağında, Filistin köylerinde, kasabalarına, tarlalarında ve bahçelerinde kurulduğunu anlamayı beceremez. İsrailliler Gazze ve bölgedeki mülteci kamplarındaki Filistinlilerin aslında Ber Shive, Yafo, Tel Kabir, Şeyh Munis, Lod, Hayfa, Kudüs ve diğer kasaba ve köylerden yerlerinden edildiklerini bilmez. Eğer İsraillilerin kendi tarihlerini nasıl bilmediklerini merak ediyorsanız, cevap basittir, onlara öğretilmez. İsrail-Filistin çatışmasına neden olan şartlar kültürleri içinde iyi saklanmıştır. Bölgedeki 1948-öncesi Filistin uygarlığı silinmiştir. Yerli Filistinlilerin 1948’deki etnik temizliği Nakba, İsrail müfredatında yoktur. Hatta İsrail resmi ya da akademik toplantılarında bile tartışılmaz ve adı geçmez.

Neredeyse her İsrail kasabasının tam merkezinde, epey tuhaf, neredeyse soyut bir boru işi, 1948 abidesi yer alır. Bu tesisat işinin adı Davidka’dır ve aslında 1948’de kullanılan İsrail havan topudur. İlginç olan şudur ki Davidka aslında inanılmaz etkisiz bir silahtır. 300 metreden uzağa işlemez ve çok sınırlı zarar verir. Davidka’nın zararı asgari olsa da, oldukça fazla ses çıkarır. Resmi İsrail tarih anlatımına göre, Araplar, yani Filistinliler, Davidka’nın sesini uzaktan duyduklarında hayatları için kaçışırlarmış. İsrail anlatımına göre, Yahudiler, yani “yeni İsrailliler”, biraz havai fişek yapar ve “Arap ödlekler” aptallar gibi kaçarlarmış. İsrail resmi anlatımında, Davidka’nın öncesinde gelen genç IDF ve paramiliter birimlerinin yaptıkları katliamlardan bahsedilmez. Aynı zamanda Filistinlerin topraklarına ve evlerine dönmelerini yasaklayan ırkçı kanunlardan da iz yoktur.

Yukarıda anlatılanın anlamı oldukça basittir. İsrailliler tamamen Filistin davasından bihaberdir. Yani Filistin davasını sadece kanlı mantıksız bir delilik olarak yorumlayabilirler. İsrail’in Yahudi merkezci soliptik evreninde, İsrailli masum bir kurbandır ve Filistinli barbar bir katilden başka bir şey değildir.

İsrailliyi geçmişiyle ilgili karanlıkta bırakan bu mezarsı durum, herhangi bir gelecek uzlaşı olasılığını da yok etmektedir. İsraillinin çatışmayla ilgili idraki asgari olduğu için, “düşmanı” temizlemek ya da yok etmek dışında herhangi bir muhtemel çözümü tasavvur edememektedir. Tüm İsraillilerin bilmesine izin verilen yegane şey Yahudi acılamasının fantezi anlatımlarıdır. Filistinlilerin acısı onların kulağına tamamen yabancıdır. “Filistinlilerin dönme hakkı” ona matrak gelmektedir. Hatta en ileri “İsrailli insancıllar” bile, toprakları yerli sakinlerle paylaşmaya hazır değillerdir. Bu Filistinlilere, her şeye rağmen özgürlükleri dışında başka seçenek bırakmamaktadır. Açıkçası, İsrail tarafında barış için bir muhatap yoktur.

Bu hafta Hamas’ın balistik yetkinliği hakkında daha fazla şey öğrendik. Besbelli ki Hamas İsrail’e uzun zamandan daha fazla olarak itidalli olmuş. Güney İsrail’e çatışmayı yaymaktan hep kendini geri tutmuş. Bana göre Sderot ve Ashkelon’a tek tük düşen Kassam füzeleri bana esaret altındaki Filistinlilerin verdiği mesajlarından başka bir anlam taşımıyor. Çalınmış topraklara, ev arazilerine ve bahçelere verilen ilk mesaj, “Ey sevgili toprağımız, seni unutmadık, senin için burada hala savaşıyoruz, er ya da geç geri geleceğiz, bıraktığımız yerden yeniden başlayacağız” diyor. Ancak mesaj aynı zamanda da İsraillilere de: “Siz, oradakiler, Sderot, Beer Sheva, Ashkelon, Ashdod, Tel Aviv ve Hayfa’dakiler, farkında olun ya da olmayan, çalıntı topraklarımız üzerinde yaşıyorsunuz. Hemen toplanmaya başlasınız iyi olur çünkü zamanınız doluyor, sabrımızı tükettiniz. Bizlerin, Filistin halkının, kaybedecek artık hiçbir şeyi yok”.

Bununla yüzleşelim, İsrail’deki gerçekçi durum daha çok ölümcüldür. İki yıl önce Hizbullah roketleri kuzey İsrail’i vurdu. Bu hafta Hamas, İsrail’in Güney’ine balistik intikam kokteylleri servis edebileceğini ispatladı. Hizbullah ve Hamas’ın her iki durumunda da, İsrail askeri cevap veremedi. Sivilleri öldürebileceğinden şüphe yok fakat roket atışlarını durdurabilmekten aciz. IDF, ya tüm İsraillin üzerini örtecek bir beton tavan yapacak ya da koruyamayacak. Belki de ilahi nihayette bunu planlıyorlardır.

Ancak hikayenin sonundan daha çok uzağız. Hatta daha başındayız. Her Orta Doğu uzmanı, Hamas’ın Batı Şeria’nın kontrolünü saatler içerisinde ele geçirebileceğini bilir. Aslında, Batı Şeria’daki PA ve Fetih kontrolü IDF sayesindedir. Hamas, Batı Şeria’yı aldığında, İsrail’in en büyük nüfus merkezi Hamas’ın merhametine kalacaktır. Bunu göremeyenler için söyleyelim, bu Yahudi İsrail’in sonu anlamına gelmektedir. Bugün, üç ay sonra ya da beş sene sonra olabilir; olay “eğer”den çok “ne zaman”dır. Tüm İsrail Hamas ve Hizbullah’ın füze menzilinde olduğunda, İsrail toplumu çökecek, ekonomisi iflas edecektir. Kuzey Tel Aviv’deki müstakil bir villanın fiyatı, Kiryat Shmone ya da Sderot’taki kulübeyle aynı olacaktır. Tel Aviv’i tek bir füzeyle vurulduğu zaman, Siyonist rüya sona erecektir.

IDF generalleri bunu bilir, İsrailli liderler de. Bu nedenle zaten Filistinlileri yok etmek için bu savaşı başlattılar. İsrailliler Gazze’yi işgal etmeyi planlamıyorlar. Orada istedikleri bir şey yok. Tek istedikleri Nakba’yı bitirmek. Filistinlileri silmek için üzerlerine bombalar yağdırıyorlar. Filistinlilerin bölgeden gitmesini istiyorlar. Açıkça görülüyor ki işe yaramayacak, Filistinliler kalacak. Sadece kalmayı istedikleri için değil, İsrail ölümcül taktiklerini uyguladığı sürece topraklarına dönüş günleri yaklaştığı için.

İsraillinin gerçeklerden kaçtığı yer de tam burası. İsrail, “dönüşü olmayan noktayı” çoktan geçti. Yok olmaya mahkumiyeti, Filistinli siviller üzerine attığı her bombaya nakşediliyor. İsrail’in kendini kurtarmak için yapabileceği hiçbir şey yok. Çıkış stratejisi yok. Çıkış yollarını müzakere edemez çünkü ne İsrailliler ne de liderliği çatışmadaki temel parametreleri anlayabilmiş değil. İsrail’in harbi sonlandıracak askeri gücü yok. Filistin’den çıkan liderleri öldürmeyi başarabilir, senelerdir de yaptığı bu, buna rağmen Filistin direnişi ve mukavemeti zayıflayacağına daha da güçleniyor. İlk intifada da bir IDF generalinin öngörüsünde olduğu gibi: “Kazanmak için Filistinlilerin yapması gereken tek şey hayatta kalmak”. Hayatta kaldılar ve gerçekten de kazanıyorlar.

İsrail liderleri de bunun farkında. İsrail şimdiden her şeyi denedi, tek taraflı çekilme, aç bırakma ve şimdi de soykırım. Demografik tehlikeyi sıkı bir Yahudi gettosuna dönüştürerek savuşturmayı bile düşündü. Hiçbir şey işe yaramadı. Hamas siyaseti görünümündeki Filistin mukavemeti bölgenin geleceğini tayin edecektir.

İsraillilere kalan tek şey, körlüklerine ve şimdiden hazır ve nazır ölümcül kaderleri olduğu gerçeğinden kaçmaya sıkıca sarılmaktır. Aşağıya doğru yuvarlanırken, İsrailliler bilindik çeşitli kurban ilahileri söylemeye devam edeceklerdir. Benmerkezci üstülükçü gerçekle doldurulmuş olarak, başkalarına yaşattıkları acılara şimdilik kör olarak kendi acılarına boğazlarına kadar gark olacakları günler uzak değildir. Benzersiz şekilde İsrailliler başkaları üzerine bombalar bırakırken birleşik bir topluluk gibi davranmalarına rağmen, biraz canları acıdığında incinebilir masumiyetin ayrık birimlerine, monatlara dönüşmeyi başarırlar. Benlik bilinciyle ve geri kalanlar tarafından algılanan görünümleri arasındaki bu tutarsızlık İsrailliyi canavar bir soykırımcıya dönüştürür. İsraillin kendi tarihini idrak edememesinin de nedeni bu tutarsızlıktır, kendi Devletleri’ni yok etmek sürekli ve sayısız teşebbüslerini kavramalarını da bu engeller. İsraillilerin Shoah’ın (Nazi Soykırımı’nın İbranicesi) anlamını idrak etmelerini ve bir sonrakini önleyebilmelerini engelleyen de aynı tutarsızlıktır. Bu tutarsızlık İsraillileri insanlığın bir parçası olmaktan alıkoyar.

Bir kez daha Yahudiler bilinmez bir kadere doğru yola çıkmak zorunda. Bir nebzeye kadar, kendi yolculuğuma az evvel başladım.



ve benzeri