Uraganik











{Ocak 14, 2009}  
dua ne gariptir yaa

rutin gider bazı
çoğunlukla sağlık, afiyet, huzur
bazen sabır ve zafer için genellemelerle dolu
mesela bu ara
filistin için.

bi elhamdülillah bazen

birden

nasıl bir zamanda gelir kalbini zorlar
beklenmezken
silah altına alınmışsın gibi bakmışın dilinde
nasıl bir hissiyattır ki o
sonra

ya rabbi sen ki;

benim haddim hiç değil.

Allah;
cümlemizin yar ve yardımcısı olsun,
hakkımızda hayırlı olanla muamele etsin,
kalplerimize ferahlık versin…

dua edememenin nasıl bir şey olduğunu çok iyi hatırlayan biri olarak, ettirene hamdolsun.




Ortaokul ve lise yıllarım korku sinemasının en nadide örneklerini izleyerek geçti. Bu filmleri izlerken genelde yanımda babam olurdu, anneannemlere gittiğimizde de zehra teyzemle izlerdik. Pek herkesin izlemeye yanaşmadığı filmlerdi onlar. Sadece filmler mi, bir de Alfred Hickok’un 20 dakikalık reklamsız kısa korku hikayelerinden oluşan Alacakaranlık Kuşağı fenomeni vardı cuma geceleri. Neyse uzatmayayım nadiren de olsa tek başıma izlediğim de olurdu korku filmlerini. Hadisenin en doruk noktasında müziğin gerim gerim yükseldiği o anlarda, başım yastığın arkasında bi bakıp bi çekerek filmi izlerken şimdi hatırlamadığım bir nedenden (anne korkusu olabilir, yalnız seyetmemi onaylamazdı pek) sesini kısmayı keşfetmiştim televizyonun. O zaman seyri pek bi kolay oluyordu o filmlerin.
Bundan iki gün önce geldi aklıma o günler.
Yağmur altında kurstan gelirken mp4 ten Mehmet Emin Ay klasörünü açtım. Sırasıyla Fatiha, Elif lam Mim, Amenerrasulü derken yolu yarıladım. Gözlerim sadece adımlarımı görürken birden başımı kaldırıp etrafa bakma isteği duydum. Yanımdan geçenler, koşturan şemsiyeli insanlar, yol boyu sıra sıra dükkanlar, genç yaşlı pek çok insan, hızla akan hayat…

O an aklıma iki şey geldi;

Biri; Yağmurda ıslanarak yürümekle, kendini Allah’a yakın hissetmek arasında mutlaka bir bağ var.
İkincisi; Tıpkı korku filmi izlerken televizyonun sesini kısmak gibi, dünyanın da sesini kısıvermek zor değil aslında. Dünyanın sesini kıstığında içindeki ses de daha net duyuluyor ayrıca.
O sesin bana söyledikleri güzeldi.
Allah’a hamdolsun; yağmuru yaratan, kainatta ve insanda türlü türlü güzelliği var edene…

İçimden bu şarkıyı da eklemek geldi,
Zekai Tunca’nın yorumuyla aradım ama bulamadım. O müthiş bir sükunetle seslendirir şarkıyı, dinlerken sana da geçen bir sükunetle, bu versiyon biraz abartılı ama yine de şarkının kendi güzelliği yeter.

Mine Koşan – 11 -

O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar.
O, Veli’dir, Hamid’dir. Şura /25


Vesselam

mute için bkz



{Ekim 21, 2008}   çok şükür ya rabbii

Haftasonu Kikirik kızımın akika kurbanını kesme ve ikram etme işleri uğraştık. Cumartesi akşamdan çıkıp cebeciye kayınbiradere geçtik. Onun bildiği biri varmış, oradan alalım kurbanımızı diye. Biraderin işleri uzayınca saat on gibi ancak gidebildik, kurbanı alacağımız yere. Daha önce hiç gitmediğim Yakup Abdal köyüne, uçurumlu yollardan inerek vardık nihayet o karanlıkta. Ben ve çocuklar arabada kaldık, bakacak olanlar gidip getirdiler hayvancağızı. Kesimi ise o kadar kısa sürdü ki şaştım kaldım. Meğer kurbanı kesen bey, biraderin ricasını kırmayıp bulunduğu düğünü bırakıp gelmiş. Yirmi dakikada tüm işi bitirdi. Biz toparlanırken temizlenip yeniden üzerini değişti, dönerken onu düğüne bıraktık, adamdaki enerjiye bak :)

Elif hanım, tüm bu işler sürerken yavru bir kangal’a taktı kafayı, yetmedi adamların ahırına girdik gece karanlığında çakmakla. Bir başka yavru kangalı da hediye olarak alıp geliyorduk nerdeyse, zor ikna ettim hatunu bakacak yerimiz olmadığına ama benim de içim gitti ne yalan söyleyeyim, çok güzel bir köpekti.

Ertesi günde aldık kesilmiş kurbanı ve yanına ikram edilecek çay-çorba neyse, teyzemlerin hacıhasan köyündeki bahçesine vardık. Epey kalabalık bir akraba topluluğuyla birlikte imece usülü pişirdik yedik. Gelemeyenler için paket yaptık. Çok keyifli ve inşaallah hayırlı bir gün oldu.

Birader merak etme, senin payını ayırdık, Ali abin derin dondurucunun varlığını unutmuş “Bilal’e et kurutalım gelince yesin” dedi, ben de aptal aptal baktım suratına, ne kurutması yaw bu dondurucu ne işe yarıyor diye.

Çocuklar için acayip eğlenceli geçti gün. Kikirik, enes, ömer, faruk ve nazlı doya doya toprağın tadını çıkardılar. Furkanımız ve Alperenimiz dersanedeydi, gelemedi ama payları annelerine teslim edildi.

Akşam üzeri elif, annem araba kullanıyo biliyo musunuuuuz? diye gezinmeye başlayınca, eniştem “hadi dolaş buralar sakin” dedi. Atladık arabaya turladık, diyemiyorum. Çünkü sağolsun ali baba bana yine dur-kalk yaptırdı sürekli. Yok yokuşta kalk, yok şu ot adam bak geçersen ezersin, ezdin adamı işte, diye diye gerim gerim gerdi beni yine. Bu işin sonunda ben gece yarısı arabayı alıp kaçıçam bi gün, o olcak yani.

Neyse efendim neticede biz ne zamandır niyetlenip bir türlü halledemediğimiz akikamızı hayırlısıyla kesmiş olduk. Biliyorsunuzdur akika kurbanının kemikleri kırılmıyor, merak edip duruyordum nedenini, çocuğun sağlık ve selameti için hayır dileği olsun diye kırılmıyormuş, onu da öğrenmiş olduk.

Aslında akika bebek doğduğunda başında bulunan tüylere deniyor, bebek yedi günlük olduğunda adı ezan-ı şerifle kulağına okunuyor ve o tüylerin ağırlığınca altın ya da gümüş sadaka veriliyor. Ve yine kurbanın (Bu kurbanın esas adı nesike) bu sürede kesilmesi daha iyi ama çocuk ergenliğe ulaşana kadar kesilebiliyor.

Babacığım sağolsun yedinci günde elifimin adını kulağına okumuş ve sadakasını vermeyi üstlenmişti. Biz kurban için kalktığımızda da babaannemiz “akikasını ben almak istiyorum” dedi. Bize de teşekkür etmek kaldı.

Pazar günümüz pek kalabalık ve pek keyifliydi yani. Bisiklete binenler, basket oynayanlar, bir yandan bahçenin kışa hazırlanması(toprağın bellenmesi, havalandırılması vs.), bir yandan eti hazırlayanlar, pişirenler, bulaşıkları yıkayanlar, çayı hazırlayanlar, bir köşede sohbet edenler, bir yanda böcek yakalayanlar… (kim bilin bakalım) Bol gürültülü ve bir o kadar da keyifli bir kalabalık. Uzunca süren yemek faslından sonra annemin getirdiği tatlıları afiyetle yedik, üzerine babam; kuzucuğum, oradaki çocuklar ve tüm çocuklar için çok güzel bir dua etti; biz de bol bol amin dedik. Hava karardıktan sonra da evli evine, evi olmayan sıçan deliğine, he he :D

Şaka bir yana, Mevlaya çok şükür sağlıklı sıhhatli, üstüne bir de meraklı, akıllı ve pek de keyifli bir evlada anne-babalık yapmayı nasip etti bize. Dileyen herkese hayırlı evlatlar nasip etsin Allah.

vesselam.

yazarın notu: yandaki bağlantı listem sürekli uçup duruyor yanlış anlaşılmasın yani, bi blogroll yapalım dedik, 2 defa gitti hazırladığım liste, en kısa zamanda tüm arkadaşların bloglarını yeniden ekleyeceğim.



{Eylül 26, 2008}  

Hz. Aişe bir gün Peygamberimize:

”Ya Rasulullah: Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?” diye sordu.

Peygamberimiz şöyle buyurdu:

”De ki: Ya Rab; sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni affet.”



7 temmuz pazartesi / 90′dan bu yana tam 18 koca sene

Bugün ahretliğime gittim, artık ona dost demek bile yetmez. Çünkü biliyorum ölenedek sürecek bu ilişki, inanıyorum. Araya mesafeler girse, yollar bi şekilde ayrılsa bile bilirim, ne vakit daralsam O oradadır, bilirim bi telefon yeter ayrı geçen zamanları geçmemiş etmeye.
Orta ikinci sınıfa dayanıyor tanışmamız. Haylaz bebelerdik o zaman, asi damarlarımızın yeni yeni kabardığı zamanlardı. Hayatımın zor geçen süreçlerinden birinde atıldı temelleri bu birlikteliğin. Önceleri sadece sınıf arkadaşıydık sonrasında sıra arkadaşlığı, mahalle arkadaşlığı, yol arkadaşlığı, sırdaşlık geldi. Beraber hayaller kurduk, ben öğretmen olmak isterdim, o iletişimci. Hayatın ironik vakıalarından biri gerçekleşti sonra. Ben İstanbul İletişim’e, O Marmara Sınıf Öğretmenliğine girdi. :) Yine beraberdik işte, bir farkla birbirimizin olmak istediği yerlerde. Ama mühim değildi yabancıya gitmemişti çünkü hayallerimiz.
Ayrıldı yollarımız sonra ben Ankara’ya döndüm, o devam etti. Okulunu bitirdikten sonra Eskişehir’e çıktı tayini, Ankara’ya her gelişinde görüştük, bir defa da biz Eskişehir’e gittik ziyarete. Bir kaç yıldır görevine İstanbul’da özel bir okulda devam ediyor. Biri yarıyıl tatilinde biri de yaz tatilinde olmak üzere sene de iki defa kalıcı gelir bana. Gündüz yeme-içme hoş-beş, gece de eskileri yadederek otururuz imsak vaktine kadar. Ankara’ya gelirken hala tren kullandığından, benim evimin önünden geçeceği zaman arar, ben de onun içinde olduğu trene el sallarım.
Bu yazıdan alınacak ders; Herkese lazım bi ahretlik :)


8 Temmuz / Salı

  • Hadiii, bakalım daha neler olacak? İzleyelim-görelim.
  • Bütün günüm paytağa bacak açma egzersizleri yaptırmakla geçti. Dün ahretliğime giderken, balkona bırakıp gitmiştim, bütün gün sepetinde sıkılmasın diye. Geldiğimde bi baktım ki, pulpul paytak sırtüstü kafası havada, düzelmek için çabalıyor ama başaramıyor. Hain bir kuş saldırısına mı uğradı bilemiyorum, aslında altına girip saklanabileceği kuytu yerler de ayarlamıştım ama… Ayağında iki ufak yara var. Pek yürüyemiyordu akşam. Durum böyle olunca bana da egzersiz yaptırmak düştü. Şükür daha iyi ama sürekli yanımızda kalmak istiyor. Elimizde bir kağıt havlu rulosu, pulpul efendi nereye oturmaya karar verirse, hemen seriyoruz havluyu, üstüne oturtuyoruz. Ama çok uyanık bi hayvan bu, kağıt havlu sermemize rağmen pisletmiyor, ortalığı kirletirsem balkon yolu gözükür bana diyor heralde:)
  • Günler bööyle geçip gidiyor.


9 Temmuz / Çarşamba

Bugün için yazmak istediğim fazla bir şey yok aslında.
Son zamanlarda yatmadan önce her akşam Bakara 285-286 ayetlerini (amenerrasulü) Mehmet Emin Ay kıraatiyle dinliyorum. Nefis okuyor. Bu iki ayetin meali de çok etkileyici.


ءَامَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ ءَامَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

285- Elçi, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü’minler de. Tümü, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inandı. “O’nun elçileri arasında hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak Sanadır” dediler.

لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْساً إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

286- Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. “Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

Amenerrasulü/Bakara 285-286 – Mehmet Emin Ay



ve benzeri