en güzel bi şarkı,
sedef nasıl da komik komik söylerdin sen bu şarkıyı ya…
Yine geçmiş gitmiş zaman, yine günler olmuş yazmayalı. Şunu farkettim ki olanı biteni olduğu gün kayda geçmezsem sonra hiç bir detayı hatırlamıyorum. Kabaca şunu yapmıştım, diye aklımda kalıyor. Öyle olunca da ancak ortaya karışık bi şeyler çıkıyor işte.
N. anne, şubatta olacağını söylediğim anjiyoya girdi, geçtiğimiz hafta. Anjiyo diye girdi, balon yapılmış ve stent takılmış olarak çıktı. 15 dakikalık anjiyo 1 buçuk saat sürünce hepimiz telaşlandık, ameliyattan bir gün önce acil bir durumda gerekenin yapılması için doktora imza verdiğinden hiçbirimizin haberi yok tabi. Bi müdahale yapılacak olsa sorarlar, diye düşünüyoruz, doktorlarda bir şey demiyor. Sıkıntılıydı epey. Geçti ama. İyi şimdi çok şükür. Hastanede kaldığım sürede n. anne uyurken bu yumurtalardan ördüm, yeğenlere ve elif’e.
- Bir buçuk-iki yıldır hayalini kurduğumuz proje, A’nın evde geçirdiği dört aylık zamanda dilediği gibi çalışabilmesi nedeniyle ete-kemiğe bürünmeye başladı ama sanal olarak:) Bu animasyon denen şey başka bi alem yaa, bi bakışı vermek, bi topu bir yerden başka bir yere attırmak için bile tonla komut vermek gerekiyor. İnsan; vücudundaki mucizeye ve o mucizeyi halkedene hayran olmadan edemiyor. Karakter ve sahne tamam olduğundan beri ben de senaryosu için çalışıyorum. Yazıyorum sonra bakıyorum, yazdıklarımı yapan küçük bi kız, nefis bi şey. Tadını çıkarıyoruz ailecek, kikirik prova seslendirmeler yapıyor, şimdiden yazdığım bir-kaç bölümün repliklerini ezberledi bile. Oysa daha son haline epey zaman var. Çok çalışmak lazım çok :)
- Hayatın cilveleri; 11′in de 31 olacak, 12’sinde asker.
- Elif hırçınlaşıyor gitgide, sürekli anlatıyorum, bunun bi zorunluluk olduğunu, babasının isteyerek onun yanından ayrılmadığını, gitmezse cezalandırılacağını ve bunun daha kötü olduğunu filan, babası da devamlı konuşuyor ama nafile, kafası basıyor ama anlamak istemiyor kalbi kırılıyor yine de :(
- Bunu dinliyorum bir de son zamanlarda sık sık …
- bir bebek örüyorum dünden beri, kolları ve aksesuarları kaldı tamamlanacak, şimdiden çok sevdim bu kızı. dilerim elif elinden düşürmez, zaten iki gündür öyle gibi ama çabucak sıkılmaz inşaallah. bi isim bulmuştum aslında, sonra vazgeçtim.
- zaruretten başlayan az uyumalarım, bu sürede yazdığım diğer yazılarda bahsi geçen /geçmeyen çeşitli nedenlerle bir ayı aşkın süredir devam ediyor, 6 saatten fazla uyuduğum vaki olmadı. Rekorum üç buçuk saat …. Nasılım, iyiyim. Uykusuzluk şikayetim olmaz benim genelde, olsa olsa “yine uyuyakalmışım, günüm gittiiii” yakınmalarım olur. Uyku kendi kendini yineleyen bi şey bence, ne kadar uyursan o kadar uykun gelir, doyamazsın uykuya. Tam tersi de doğru. Az uyudukça bünye buna da alışır ve uykusuzluğun getirdiği sinir, stres, yorgunluk hali azalır zamanla. Ama uyuduğun zamanın sana yettiğine inanmalısın, buna inanmadın mı olmaz. ” uykumu alamadım” diye gezinen biri on saat uyusa, yirmiyi ister. Hatta eskilerin bi lafı var, bebek büyütürkene taze annelere hep söylerler, “uyku uykunun mayasıdır” doğrudur kanaatimce.
- bi ara sıkı takipçisi olduğum bi siteden mail gelmiş, eski bi yazıya bi yorum eklenmiş. ona bakayım diye bi girdiysem, epey vaktimi aldı, bi sürü eski yeni şey okudum, körüm ben ya kör ….*
- geçtiğimiz hafta kendime bi konuda ihtar çektim, “şu kadar zamana kadar şöyle şöyle olmazsa şöyle yapacaksın” diye, şu kadar zaman geçti şöyle şöyle olmadı, ben de kararı uygulamaya koydum. geç bile kalmışım, an itibariyle eminim… *
- “Bazen bir kaç sene öncesine kadar hala içimde var olan kendimi savunma isteği ve ihtiyacı depreşiveriyor içimde. Öfke sızmaya çalışıyor; yanlış anlaşılmalar, yanlış anlatılmalar, yanlış hatırlanmalar ve tabi benim yanlışlarım, hepsi karşıma geçip pis pis sırıtıyorlar, öfkemi kabartmaya çalışıyorlar. Ama yooo olmayacak bu, öfkeyle bakmayacağım yaşanmışlarıma … Olan-biten her şey olması gerektiğindendir, bu yüzden öfke boşunadır. Öyle olması gerekmiş, öyle olmuştur, sebebler dairesi elbet vardır ama gelen her ne varsa yaratanın elindendir. Sebeplerin faillerine öfkelenmek, seni ve onu yaratana da öfkelenmektir. Seni ve onu yaratan bilmiştir, “ol” demiştir, olmuştur. Can yakabilir, hırpalayabilir yaşandığında ama yaratan her daim yarattığına doğru yolu gösterir, yanlış yaptığında onu esbapla uyarır. Bu uyarıları görüp dikkate alan ya da en azından sonradan farkına varabilen insan acının nefsi olanından münezzehtir, lezzetli ve kemale erdirici olanından tadar. Ve böylesi bir acı da kalbi zenginleştirip, kapılarını en öfkelendiklerine bile açmasına yardım eder.” demişim bir taslakta, ama yayınlamamışım, bugüne kısmetmiş. böyle inanıyorum epeydir…
- Öyle olmasa yığınla söyleyecek sözüm olurdu, yok. Doğru olanı da budur.*
Ben bu satırları yazarken;
- kuzucuğum yatağında dönüp durdu.
- alttaki komşunun bebeği uykusundan sıçrayıp ağladı
- imeem benim için güzel şarkılar çaldı
- bilgisayar başında yamuk oturmaktan sırtım ağrıdı
- ….
- ….
- …
günbe gün ruhuma saplanmalarına izin verdiğim bıçakların büyük bölümünü saplarından çekip çıkardım, kanı durdurmaya çalıştım. kan kaybı çok bu sefer, sanırım kurtaramayacağım tüm çabalarıma rağmen, yazık*
hüzün kovan kuşu – düş sokağı sakinleri
* : yıldızlı paragrafların okuyucu için anlaşılır olmadığı kesindir, zira yazar kendine hatırlatmak için bu notları düşmüştür.
son not: kasmayın yavrum kendinizi…
01:30
Dün gece düşündüm Farid Farjad kemanı eşliğinde motif ören başka biri var mıdır ki acep?
Başka şeylerde düşündüm tabi. Üzüldüm, gözlerimin buğusunu kahverengi göz kaleminin ardına gizledim. Sonra “düşmeyin” dedim, “olsun, öyle olsun” dedim.
Ağlamayı kemana bıraktım, zikri zincirlere ekledim ve sabrı dilime…
Sabrı yaratan Allah’a hamdolsun…
Ortaokul ve lise yıllarım korku sinemasının en nadide örneklerini izleyerek geçti. Bu filmleri izlerken genelde yanımda babam olurdu, anneannemlere gittiğimizde de zehra teyzemle izlerdik. Pek herkesin izlemeye yanaşmadığı filmlerdi onlar. Sadece filmler mi, bir de Alfred Hickok’un 20 dakikalık reklamsız kısa korku hikayelerinden oluşan Alacakaranlık Kuşağı fenomeni vardı cuma geceleri. Neyse uzatmayayım nadiren de olsa tek başıma izlediğim de olurdu korku filmlerini. Hadisenin en doruk noktasında müziğin gerim gerim yükseldiği o anlarda, başım yastığın arkasında bi bakıp bi çekerek filmi izlerken şimdi hatırlamadığım bir nedenden (anne korkusu olabilir, yalnız seyetmemi onaylamazdı pek) sesini kısmayı keşfetmiştim televizyonun. O zaman seyri pek bi kolay oluyordu o filmlerin.
Bundan iki gün önce geldi aklıma o günler.
Yağmur altında kurstan gelirken mp4 ten Mehmet Emin Ay klasörünü açtım. Sırasıyla Fatiha, Elif lam Mim, Amenerrasulü derken yolu yarıladım. Gözlerim sadece adımlarımı görürken birden başımı kaldırıp etrafa bakma isteği duydum. Yanımdan geçenler, koşturan şemsiyeli insanlar, yol boyu sıra sıra dükkanlar, genç yaşlı pek çok insan, hızla akan hayat…
O an aklıma iki şey geldi;
Biri; Yağmurda ıslanarak yürümekle, kendini Allah’a yakın hissetmek arasında mutlaka bir bağ var.
İkincisi; Tıpkı korku filmi izlerken televizyonun sesini kısmak gibi, dünyanın da sesini kısıvermek zor değil aslında. Dünyanın sesini kıstığında içindeki ses de daha net duyuluyor ayrıca.
O sesin bana söyledikleri güzeldi.
Allah’a hamdolsun; yağmuru yaratan, kainatta ve insanda türlü türlü güzelliği var edene…
İçimden bu şarkıyı da eklemek geldi,
Zekai Tunca’nın yorumuyla aradım ama bulamadım. O müthiş bir sükunetle seslendirir şarkıyı, dinlerken sana da geçen bir sükunetle, bu versiyon biraz abartılı ama yine de şarkının kendi güzelliği yeter.
| Mine Koşan – 11 -
|
O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar.
O, Veli’dir, Hamid’dir. Şura /25
Vesselam
mute için bkz