Uraganik











{Mart 29, 2009}   Buruk

Sene 95, üniversiteye hazırlanıyorum. Cebecideki evimden Necatibey caddesindeki dersaneme kadar yürüyorum. Kurtuluş parkının içinden, o sevdiğim yoldan yürüyorum. Parkın bitiminde karşıya geçip çok katlı otopark girişindeki çarşının parka bakan kapısından girip diğerinden çıkıyorum. İki yüz metre yürüyorum yürümüyorum, bir araba parkediyor bir binanın önüne, benim de bir kaç saniye sonra geçip gideceğim yere. Kafamı kaldırıp binaya bakıyorum bbp genel merkezi, daha önce bilmiyorum hiç orada olduğunu, ilgilenmiyorum. Arabadan Yazıcıoğlu ve iki kara çocuk iniyor. Çocuklarının birini bir yanına diğerini öbür yanına alıyor, gülerek şakalaşarak keyifli keyifli bir şeyler anlatıyorlar. Gülümsemelerinden ben de nasipleniyorum sabah sabah. Sonra yine dimdik, emin adımlarla giriyor binadan içeri. Güneş pırıl pırıl, binanın girişine vuruyor. Güzel bir sabah oluyor, ilk defa siyasetçi gibi değil bir baba gibi görüyorum onu, toplasan üç-dört saniyelik görüntü. 24 kareden 4 saniye 96 kare, 100 kare bile değil. Orada seviyorum onu ve ne zaman biri Muhsin Yazıcıoğlu dese, sadece o görüntü geliyor gözümün önüne. Mesleki nedenlerden çok kez yeni kareler oluşmasına rağmen zihnimde, yine de sadece o kareler, sonunda hep aklımda kalan. Hakkındaki haberleri ilk duymaya başladığımda da, o kara çocuklar geldi aklıma ilkin. Şu an bile yazarken, o güzel ışıkta beyaz gömlekli, gencecik bir baba gülümsüyor bana, tıpkı o gün gibi….

Allah tüm ailesine sabr-ı cemil nasip etsin, mekanı cennet olsun, rahmetiyle muamele etsin mevla. Diliyorum o ve yanındakiler son nefeslerini verirken çok fazla acı çekmeden tatlı bir uykuyla sarmalanıvermişlerdir.



{Mart 23, 2009}   su verdiğin çiçekler …

Yine geçmiş gitmiş zaman, yine günler olmuş yazmayalı. Şunu farkettim ki olanı biteni olduğu gün kayda geçmezsem sonra hiç bir detayı hatırlamıyorum. Kabaca şunu yapmıştım, diye aklımda kalıyor. Öyle olunca da ancak ortaya karışık bi şeyler çıkıyor işte.

  • N. anne, şubatta olacağını söylediğim anjiyoya girdi, geçtiğimiz hafta. Anjiyo diye girdi, balon yapılmış ve stent takılmış olarak çıktı. 15 dakikalık anjiyo 1 buçuk saat sürünce hepimiz telaşlandık, ameliyattan bir gün önce acil bir durumda gerekenin yapılması için doktora imza verdiğinden hiçbirimizin haberi yok tabi. Bi müdahale yapılacak olsa sorarlar, diye düşünüyoruz, doktorlarda bir şey demiyor. Sıkıntılıydı epey. Geçti ama. İyi şimdi çok şükür. Hastanede kaldığım sürede n. anne uyurken bu yumurtalardan ördüm, yeğenlere ve elif’e.
  • Bir buçuk-iki yıldır hayalini kurduğumuz proje, A’nın evde geçirdiği dört aylık zamanda dilediği gibi çalışabilmesi nedeniyle ete-kemiğe bürünmeye başladı ama sanal olarak:) Bu animasyon denen şey başka bi alem yaa, bi bakışı vermek, bi topu bir yerden başka bir yere attırmak için bile tonla komut vermek gerekiyor. İnsan; vücudundaki mucizeye ve o mucizeyi halkedene hayran olmadan edemiyor. Karakter ve sahne tamam olduğundan beri ben de senaryosu için çalışıyorum. Yazıyorum sonra bakıyorum, yazdıklarımı yapan küçük bi kız, nefis bi şey. Tadını çıkarıyoruz ailecek, kikirik prova seslendirmeler yapıyor, şimdiden yazdığım bir-kaç bölümün repliklerini ezberledi bile. Oysa daha son haline epey zaman var. Çok çalışmak lazım çok :)
  • Hayatın cilveleri; 11′in de 31 olacak, 12’sinde asker.
  • Elif hırçınlaşıyor gitgide, sürekli anlatıyorum, bunun bi zorunluluk olduğunu, babasının isteyerek onun yanından ayrılmadığını, gitmezse cezalandırılacağını ve bunun daha kötü olduğunu filan, babası da devamlı konuşuyor ama nafile, kafası basıyor ama anlamak istemiyor kalbi kırılıyor yine de :(
  • Bunu dinliyorum bir de son zamanlarda sık sık …

Pinhani – Unutuldular –




Epeydir “İz” izlemekten alamıyorum kendimi. Dijitürk sağolsun bütün belgesel kanallarını 80. kanal ve sonrasında tuttuğundan çoğu zaman unutuyordum bu kanalın varlığını. Ama bir kaç aydır İz Tv Kanal 18′de ve o günden bu yana sıkı bir zappingci olarak, 18′e gelince takılıyorum genelde.

Bence Türkiye’de bir belgesel kanalına konulabilecek en iyi isimdir İZ. Bu ülkede izi sürülebilecek o kadar derin bir hazine var ki, yeter ki izlenmek istesin.

Bu kanalın en sevdiğim belgesellerinden biri; Rüknü Özkök ve Eray Canberk’in şapkalı-çantalı halleri, yavaş yürüşleri ve sakin anlatımlarıyla bana zamanı uzatıyormuş hissi veren “Ömür biter, İstanbul bitmez” idi. İdi diyorum geçtiğimiz hafta, Süleymaniye sokaklarında bitti çünkü. Çok üzüldüm yaaa, umarım tekrar yayınlanır, çünkü ben sadece 3-4 bölüm yakalayabilmiştim.

Fırsat buldukça izlemeyi çok sevdiğim Coşkun Aral’ın “Türkiye Notları ” , Fransız usta Olivier’ın Türk lezzetlerinin izini sürdüğü ve bu sırada çok eğlenceli karelere de zemin hazırlayan “Yemeğin Yolculuğu“, Trenle Türkiye’yi dolaşan Serkan Ercan’ın “Gidiş Dönüş” programı rastlayınca hiç kaçırmadıklarım.

Geçtiğimiz hafta “Kafka’nın Kafesi Prag” adlı 30 dakikalık bir belgesel izledim yine İz’de, Kafka’nın kendi çizimleri animasyonla birleştirilmiş ve aralara serpiştirilmiş, Kafka’nın cümleleri ve Prag görüntüleriyle gerçekten iyi harmanlanmıştı.

Bu kanal belgeselin hakkını veriyor gerçekten.

****

Uzun zamandır önceki gece ki kadar hoşuma giden bir söyleşi izlememiştim. Elif Şafak yeni kitabı Aşk‘ı konuşmak için “Aykırı Sorular” adlı bir programdaydı ama kitaptan çok, çoğulculuk, dilin sürekliliği, kutuplaşmaması, edebiyatta osmanlıca-türkçe ayrımı, ilahi aşk-tasavvuf, cumhurbaşkanlığındaki davet, zaman gazetesindeki köşesi ve bir çok konuda sorulara muhatab oldu, gerilmeye elverişli ama Şafak’ın ılımlı üslubuyla bir o kadar da sakin bir söyleşiydi.



Günler debisi yüksek akarsu şeklinde akıp gidiyor. Tuhaf bi koşturmaca hali, dönüp baksan elle tutulur bir şey de yok, her zaman ki yetişememe duygusu. Arada; bi dinginlik,bi bişeyler oluyor ama uzun sürmüyor, huzursuz ruhum benim. Dönüp bakınca on günden aklımda kalanlar;

  • Güzel yağmurlar yağdı, ip gibi olanlardan, çıkıp ıslandım.
  • 10 günde 4 sabah yürüyüşü, iki aile bir de doğum günü ziyareti yaptım. Bir büyük alışveriş, kikiriğin oyun parkı takılması, fast food’un dibine vurdum bi de…
  • Akşam oldu mu köşeme geçip, uzattım ayaklarımı, ooooh. Kendime bu çızıklı çorapları aldım yenile, pek bi pofuduk. Fotoğrafını çekip unutmuşum, biraz önce A. makineye bakıyordu, “ayaklarını fotoğraflayan kaç kişi vardır acaba” dedi gülerek , cevap olarak “ayaklarımı değil çoraplarımı fotoğrafladığımı” söyledim de ondan aklıma geldi çektiğim :)
  • Hani bebek örüyordum ya, bitti o teee ne zaman. Kikirikten alıp fotoğraflayamamıştım bi türlü. Adını Nazlı koydu, gittiğimiz yerlere taşıdı ve bebişe ördüğüm ressam şapkayı da bu ziyaretler sırasında bir yerlerde unuttu, çok güsel olmuştu ama yaaaa :(
  • Örmeye devam ediyorum, tığla örülen süeterimsi bir şey var elimde şimdi, o bitince pofuduk hayvancık öreceğim, elyaf aldım kocca bi torba :) Elif bebeği sevdi ya , ne görse “anne bundan örebilir misin” diyo. Ben de kocaman gülümsüyorum, aha böyle :D
  • Hala merak eden varsa, ne birleşik’e gittim, ne nergis aldım, ama hayali bile iyi geldi, kokusu burnumda hala nergislerin.
  • Bir de ilk kez isimleriyle dua ettim birilerine, başarması zor oldu. Aklından geçirerek dua etmek başka, dilinden çıkarmak çok başkaymış. Ama o da oldu işte, her namazın ardına ekliyorum da üstelik :) İnsan ne tuhaf bi varlık yaaa, nerden nereye ….
  • A. upuzun olmuş sakallarını kestirdi yenile, ana-kız alışmıştık ama babası dahil pek çok kişi yadırgıyordu. Örgüt üyeliğinden, cami imamlığına, mevlithanlıktan, sahte şeyhliğe kadar pek çok benzetmeye muhatap oldu garibim, ama biz sevdik. Pek bi ton ton olmuştu simsiyah sakallarıyla. Bu arada sahte şeyh benzetmesi de şahsıma ait efenim, benim gibi eşi olanın düşmana ne ihtiyacı var :)
  • Askerlik süreci hızla yaklaşıyor ya, evle ilgili sorumlulukları hatırlamaya çalışıyorum ben de; faturalar, alış-veriş, apartman aidatları. Evlendiğimden beri bu tip konularda kılını kıpırdatmayan biri olarak, alışması zor olacak. Hele arabanın haziranda yapılması gereken muayenesi yok mu, acayip büyüyor gözümde. Kayınpederden destek alacağız bu konuda başka çare yok.
  • Ama bunların hiç biri Elifciğimin babasına duyacağı özlemi gidermeye çalışmaktan, günlerin çabucak geçeceğini söylerek onu avutmaya çalışmaktan daha zor olmayacak eminim.
  • neyse efenim, vakit doldu. Sosisli sandviç yapmam için ev ahalisi bekliyor, kaçtım ben.
  • vesselam.


{Mart 3, 2009}   bi çay, açık olsun


birleşik’in yerin altındaki kitap ve toz kokulu dükkanına gidesim var, cemal süreya alasım bi de.
yandaki ocağa geçip, “bi çay açık olsun” diyesim var, bi de cigara tellendiresim.
“sevda sözleri”nden okuyup, iki çay-sigara içimliği…
çünkü biri asla kesmez beni.
merdivenlerden çıkıp sokağa karışasım var.
bi buket de nergis alsam, tam olur
koklaya koklaya öyle…..
tam mevsimi



ve benzeri