Uraganik











Tığa elim alışsın derken, motif hastası olacağım yakında. Örmesi çok keyifli hem de acayip kafa boşaltıyor. Her zinciri bir tesbih tanesi sayıp, “ya sabır” çekmek de mümkün :)
Dün gece düşündüm Farid Farjad kemanı eşliğinde motif ören başka biri var mıdır ki acep?

Başka şeylerde düşündüm tabi. Üzüldüm, gözlerimin buğusunu kahverengi göz kaleminin ardına gizledim. Sonra “düşmeyin” dedim, “olsun, öyle olsun” dedim.
Ağlamayı kemana bıraktım, zikri zincirlere ekledim ve sabrı dilime…
Sabrı yaratan Allah’a hamdolsun…

pari kojaee – Farid Farjad



Elif’in örgü oyuncak talebi sayesinde şişten sonra tığa da el attım. Bu alttakini elim tığa alışsın diye başladım. İki boyutlu, ayıcık kafalı bi anahtarlık olacaktı sözde. Ağzı, gözü kulağı derken, bitti. Ucuna takmak için anahtarlık ararken, hatun kız ayıcığa boyut kazandırmam konusunda ısrar etti. Baştan 3 boyutlu örseydim eminim daha kolay olurdu, iki yuvarlak parça ve bir de ara parça örüp eklemek zorunda kaldım çünkü. Bu haliyle anahtarlık vasfını kaybedince altına bir parça ördüm, oldu bize ayıcık kafalı toka kutusu.

Bu garibim de büyüyüp battaniye olacağı günleri umutla bekleyen örgü parçalarımdı. Haftasonu ani bir karar değişikliğiyle, aralarda trabzanlardan da faydalanarak minder yüzüne çeviriverdim.

Bu fotoğraf da son günlerdeki favori çorbamızın ana malzemeleri; Başlangıçte sadece un kavurarak yaptığım mercimek çorbam yıllar içinde malzeme yönünden gittikçe zenginleşti. Artık başka bir şey oldu, mercimek demek haksızlık olur yani, “annemin 8′lisi” koyduk biz adını.*

*: Denemek isteyene tarif;

2 lt suya; 1,5 su bardağı mercimek, 1 orta boy soğan, 2-3 diş sarımsak, 1 büyük patates, 1 büyük havuç, 3-4 çiçek brokoli, bi avuç dolusu ıspanak, yarım çay bardağı bulgur

Kaynayan suya hepiciğini atıp iyice haşlanana kadar pişiriyorum, sonra blendırdan geçiyorum. Yaparken hiç yağ koymadığım için üzerine sos, tereyağ-zeytinyağ karışımında bol nane ve toz kırmızı biber yakıp ekliyorum, afiyetle yiyiorum.

Acayip besleyici ve de doyurucu bi çorba.



{Şubat 22, 2009}   [.]
  • En sevdiğim animasyon filmlerden birini izliyor elif hanım, robinson ailesi, hani şu kızıl kafalı şirin şebelek çocuk ve hepsi birbirinden eğlenceli ailesi var ya işte o.
    Lewis dinliyor ve hayatının lewis yüzünden mahvolduğunu düşünen oda arkadaşının sesi geliyor, içerden. En sevdiğim sahnelerden biri; “- hımmm bi düşüneyim, hayatımın sorumluluğunu üzerime almak mı, seni suçlamak mı? ding ding ding ding -seni suçlamak”
  • Issız adamı izledim, geçen hafta. Filmden bahsedince aklıma geldi şimdi, ama bir şey yazmayacağım fazla, sadece babam ve oğlum’un üzerimde bıraktığı etkiyi bırakamadı bende, nedense.

ve bitti.




Yatmadan önce elifi tuvalete götürüyorum, kocaman bir çocuğun kucağımda uyurken ki halini vestiyerin aynasında her görüşümde tuhaf bir hisse kapılıyorum, kendime yabancılaşıyorum, garipsiyorum, ne zaman büyüdüm ben bu kadar, diyorum. Senelerin bu kadar hızla geçmesine ve hayatımı bu kadar değiştirmesine rağmen, geçmişten pek çok anı nasıl bu kadar canlı kalabiliyor?

  • Babamdan yediğim ve oturduğum sandalyeye geçmeme sebep olan o tokadı,(ve belkide matematiği sevememe nedenimdir, adam bi saat anlatıyor anlamadığım yeri, ben uyuyakalmışım olacak iş mi yaw)
  • annemin elektrik kesildiğinde çaydanlığa sıcak su doldurup onunla önlüğümü ütüleyişini,
  • ilkokuldaki kankam gökseli,
  • pencereyi açtığımda karşıdaki ormandan yükselen çam kokusunu,
  • K.hamamdan Ankaraya taşındığımızda ne kadar bocaladığımı,
  • ortaokuldayken bile aşırı milliyetçilerden hazzetmediğimi,
  • erkek kardeşimi berbere götürürken bana neler çektirdiğini,
  • ahretliğimle her sabah beraberce otobüs durağına gidişimizi ve okul dönüşü kurtuluş parkının başında inip o ağaçlarla bezeli yolu kah keyifli kah üzgün ama hep beraber geçişimizi asla unutmuyorum.
  • İki kez üstüste üniversite sınavını kazanamamanın yarattığı hayal kırıklığını,
  • son denememin tahminimden de iyi sonuç vermesini,
  • üniversiteye kayıt yaptırmaya gittiğimizde fakültede”makarena” eşliğinde kıvıran dekan, hoca ve asistanları,
  • babamın “bak burada hiç sıkılmayacaksın” deyişini,
  • ilk yıl o kadar nefret ettiğim İstanbulu sonra memleketimmiş gibi sevişimi,
  • ilesamdaki elma çayını ve elmalı nargileleri,
  • sorumlu olduğum öğrenci grubunu nargile içmeye götürüşümü,
  • yazarlar birliğinde hep çalan erkan oğur türkülerini,
  • cemal reşit rey’de geçirdiğim haftasonlarını,
  • fkm’deki paneli,
  • tutunamayan arkadaşım havva ile sabah ayazında beyazıt-sultanahmet arasında attığımız turları,
  • kürt böreği yediğimiz, yerin altındaki o izbe yeri ve masada metal kapta duran şeyin pudra şekeri olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığı,
  • saray pide salonunu
  • cerrahpaşadaki eylemde dinlediğimiz grup yorum şarkılarını,
  • beyazıtta avazımız çıktığı kadar attığımız sloganları,
  • babamın “yarın da eyleme gideceksen kameraya el salla da, yüzün görelim” lerini,
  • yine meydanda araç yasağı olduğu halde meydana girmiş taksi şoförüne polisin hoparlörle yaptığı “taksici arkadaşıııım hayırdır” ihtarını ve meydandakilerin aynı anda kafalarını çevirip taksiye bakışını
  • durmadan usanmadan yeni şeyler öğrenme çabamı,
  • son paramla alıp, pili bitene kadar kullandığım ve parasızlıktan iade etmek zorunda kaldığım o dönemin en son model aiwa marka volkmenimi,
  • yarı fiyatına geri vermeye razıyken durumu anlattığımda tüm paramı geri veren o satıcı amcayı,
  • eli-yüzü kir pas içinde ama dünya tatlısı çocuk rukeni,
  • ikramda “kafatasçısın sen” diye üstüne yürüdüğüm çocuk ayağa kalktığında yanında ne kadar da bücür kaldığımı,
  • bir tabak kuru-pilavla bir ekmek yediğimiz süleymaniye’nin kuru’cusunu
  • kısa süreli kaldığımız öğrenci evimizde kültablası olarak kullandığımız o köşeyi
  • evin salonunu ortadan bölen o hamağı
  • ayşe’nin söz ve bestesini yaptığı “adana kebabını yeeee” şarkısını grup halinde seslendirirken girdiğimiz türlü kılık ve halleri
  • beyhan ablanın gecenin bi yarısı “ben sana mecburum” u okurken ki yüzünü
  • osman abinin “kızma beyhan çok yiyorum tamam ama spor yapıyorum” derken işaret parmaklarını havaya kaldırıp oynatışını,
  • selma ve hakkı kardeşleri, evlerindeki che posteri önünde içtiğimiz çayları ve sonu gelmez varoluş muhabbetlerini, fonda çalan cemo’yu,
  • leon’daki sahnelerinden fotoğraflanmış, elinde silahıyla o güzelim evimizin mutfak duvarında asılı duran jean reno posterini (yanında kimin gazeteden kesilmiş fotoğrafı vardı söylemem ama, Reno ona silahını doğrultmuştu, belki de ondan çok seviyorum bu adamı. tahminleri alayım)

iyi hatırlıyorum. heyt beee… :D

ve o günlerde “söylemeyi başarıyoruz” diye sevindirik olduğumuz harika bi rumeli türküsü, “bulut gelir seher ile” yi de ekleyeyim de tam olsun.seraaaaaaap, oku bunları, dinle bu türküyü serap :)

Arif Şentürk’ün eski kayıtlarından dinlemek lazım aslında, o zaman tam süper olurdu :D


belki devamı, sonra



Bu kadar iyi içici olmak için ne yaptım acaba? Günde en az 5-6 kupa kahve, 2-3 demlik çay içiyorum. İçtiğim suyunsa haddi hesabı yok. Su neyse de çay-kahve işine el koymak gerekti.

Gidip adaçayı, ıhlamur, tarçın, narçiçeği filan aldım aktardan ve başka şeyler de…

Bu üstte fotoğrafını gördüğünüz, narçiçeği. Kuşburnuyu andırıyor hafif, ekşimtrak ama lezzetli. Faydalarıysa saymakla bitmiyormuş meğer, bakınız burada

Fakat benim karıştırarak oluşturduğum başka bir lezzet var ki, o muazzam. Kaynarken mis gibi kokuyor her yer. 3-4 tutam ıhlamura 1 tutam narçiçeği 1 tane kalınından kabuk tarçın nefis oluyor, bilginize.



ve benzeri