Uraganik











{Ekim 31, 2008}   zahir’den

Pek çok yeri alıntılamak istedim aslında, unutmama kendime hatırlatma adına, blog artık benim için hatırlayamadıklarımı arayıp bulma yeri gibi, insanın bu kadar kötü bi yakın hafızası olunca, hatırlatmaya ihtiyacı da oluyor.

Hepimizin yaşamın sanatçıları olduğumuzu Tanrı biliyor.Bir gün heykeller yapmak için elimize bir çekiç veriyor, başka bir gün resim yapmak için boyalar ve fırçalar ya da yazmamız için kağıt ve kalem veriyor. Fakat bir çekiçle resim yapamazsınız ya da bir fırçayla heykel. O yüzden ne kadar zor olursa olsun, acı çektiğim için bana lanetleme gibi gelseler bile, bugünkü küçük nimetleri kabul etmeliyim ve bugün güzel bir gün, güneş parlıyor ve çocuklar caddede şarkı söylüyorlar. Acımı geride bırakmayı başarmak ve yaşamımı yeniden kurmak için tek yol bu.



{Ekim 31, 2008}   kikirik ile iremsu

Oyun oynuyorlar, iremsunun bebeği hasta, bizimki doktor, odasında bekliyor. Ben yan odada yatağıma uzanmış okuyorum güyaa ama kulağım onlarda.

iremsu odadan içeri giriyor ve telaşlı bi sesle

-doktor hanım doktor hanım bebeğim çok hasta kalbi pıt pıt atıyor, diyor.

benim ki kendinden emin ve gayet ciddi bi tonlamayla;

-hımmm, bu kötü bi şey sayılmaz hanımefendi telaşlanmayın, kalbinin atması bebeğinizin yaşadığını gösterir, diyor.

anne içerden kahkahayı basıyor, ‘bu çocuk espri yapmış olabilir mi?’yi düşünüyor, çocuklar dinlendiklerini farkediyor, kikirik yüzünde muzip bir ifade ve biraz da kızmış gibi gelip;

-anneeeeeeeeee diyor,

‘dinlediğini anladık böyle yapmamalısın’ der gibi dönüyor gözleri :)

vesselam



  • Yazmak istediğim bi sürü şey varmış gibi aslında ama oturup şemanın orasını burasını karıştırmak ve wp’nin özelliklerine bakınmaktan başka bi şey yapmıyorum. Yabancıladım burayı, yatağında kendi çukurunu bulamamak gibi bi duygu, bu.
  • Tema var ya, çok sevdim aslında onu. Renkleri, yerleşimi, gün ayrımları filan pek hoşuma gitti. Kızı ve edasını da pek sevdim emme diz üstünde bi ceket giydirip, bi de başörtü takabilsem içim daha rahat edecek, o zaman biraz  bana benzeyecek:D İspanyol paça pantolonları, topuksuz pabuçları ve asker yeşilini de severim zira. Boynunda  bir iki tur atıp, dizlerine kadar sarkan bordo-yeşil-kahve-mor tonlarında  dallı-güllü fular lazım bi de, ama öyle cafcaflı olmayacak renkler, sonbahar tonları gibi koyu mu koyu; temayı tasarlayanlar unutmuş olmalı.
  • Amaaan ne diyorum ya, sonbahar diyecektim. Yağmurlu gri günler, yürüdükçe ağır ağır havayı delip geçiyor gibi, görünmez bir yol açıyor gibi geçen günler. Bir kupa çay, biraz kitap ve ille bi okuma köşesi. Şöyle bi sehpa olmalı, ya da fiskos; kupamı bırakmak için ara-sıra ve geniş olmalı biraz da, kızım çağırdığında kitabı açık bırakacak ve çaydan yeterince uzakta tutacak kadar geniş. Var benim böyle bir köşem, pek orada okumak mümkün olmasa da var. Daha kitabı almadan “anne, dönme dolap oynayalım mı, resim yapalım mı, hayvan kurtarma ekibini izleyelim mi…” nevinden cümlelere cevap vermekten kullanamıyorum ama olsun var ya. İstediğimde hazır ya. Mesela önceki gece bi diş ağrısı tuttu, o tutunca uyku tutmuyor malum. Bi ağrı kesici alıp geldim salona oturdum köşeme, okudum. Çaysız kuru kuru oldu ama üşendim yapmaya, kahve de uykumu kaçırıyor. Sallama çayların tadınaysa alışamadım bi türlü, bak demlik poşetler öyle değil haa. Ondan atsaydım ya, porselenime bi tane, bi daha ki sefere.

Şimdi bunları yazıyorum ya; aslında

  • Dtp mitinglerini görüyor, çocuklara ağlıyor, xöküz’de abdullah öcalan’ı okuyup yüzümü buruşturuyorum.
  • Anayasa mahkemesinin türban kararı gerekçesini şaşırmadan,  hafif bi gülümsemeyle karışık asabiyetle karşılıyor, aklın yolu bir değil demek ki diye, içimden geçiriyorum
  • Medya sektöründeki işten çıkarmaları takip ediyor, krizin dahası işsizliğin yakında bizim evimizi de vurmasından neredeyse emin ama anlayamadığım bi şekilde bir o kadar içim rahat bekliyorum olacakları.

Bunlarla ilgili yazmak istemiyorum sadece, neden bilmem ruhumu kirletiyor gibi geliyor. Olan bitenden habersiz kalmamayı ama çözüm önerim yoksa konuşmamayı ve yazmamayı seçiyorum. En azından bi süre daha.

Ha bir de, Zahir bitti ama ben kitabı kenara kaldıramıyorum. İlişkiler üzerine (insan-insan; insan-evren; insan ve kendisi, insan-yaratıcı) değişik tesbitleri var yazarın, pek bilimsel ve akli değil ama inandırıcı. Tuhaf, bazı bölümlerini okurken son iki yılda iç dünyamda yaşadığım bazı değişiklikleri tam da onun anlattığı gibi yaşadığım zannına kapıldım. Bitirmeme rağmen tam anlayamamış bazı gizlerini çözememiş gibi hissediyorum kendimi, bazı kitaplar öyledir ya hani, her okuyuşunuzda farklı yollar çıkar karşınıza, bu kitap da öyle geldi bana.

işte böyle, vesselam.



Çoğunluk gibi ben de blogger yasağı kalkanadek idareten wp’de takılayım, fazla blog göz çıkarmaz deyip geldim. Yazdım moruragan’ımı, anaaaaa !!! Yok olmaz, diyo. Ben wp’nin türkçe sayfası da olduğunu bilmiyom mu? Elimde bi küçük sözlük az buçuk ingilizceme takviye ile çözdüm nihayet. “Senin adres mevcut anam emmee, irezerve etmiş angutun biri diyor, bekle bakaaam belkim soona alırsın” diyor.  O gaddeer bekleyinceye blogger açılır yafrum, dedim.

ORHAN GENCEBAY – K…


{Ekim 24, 2008}   Özlem, bir özgecandır

Özlemcim, yeterince teşekkür edemedim sana.

Hem blog dostluğun hem de doğum günümde yaptığın sürpriz için tekrar teşekkür ederim, benim için çok kıymetliler.

Yorumunu okuyunca, müzik eklemeyi bırakmış olmama rağmen bu şarkıyı eklemek istedim senin için. TSM sevdiğini biliyorum, mutlaka Zekai Tunca’yı ve bu şarkıyı seviyorsundur diye düşündüm.

Leyla Bir Özgecand…


ve benzeri