Uraganik











Buraya en az bir kere uğramış herkes bilir ki, uragan müzik sever ve bloga da mutlaka dinlemek için bir şeyler ekler. Sevdiği müziklerin fihristi ise en az kendi kadar karmakarışıktır :)

Bir gün Bulutsuzluk özlemi, Zeki Müren, Metallica ya da Kardeş Türküler, bir gün Nazan öncel, Goran Bregoviç, Erkin Koray ya da Cranberries, bir gün halay, bozlak, horon, bir gün capon şarkıları:) çıkabilir.

Ama bugüne kadar bloga eklediğim tek bir Ankara türküsü yok!!!

Bunun bir nedeni var tabi; garip garip tiplerin yorumladığı, garip garip türküler, Ankara Türküsü deyince ilk akla gelenler olduğundan, hep geri durdum şimdiye kadar.
Ama artık,
Yeter! Söz Ankaralıların!
diyorum ve misket ekliyorum bugün Kubat’tan.

Kardeşim özünü inkar etmek bize göre değildir. Kaç göbek Ankara’lı biri olarak daha fazla dayanamayacağım yaaaa. Hatta bi festival neyim olsa da gidip iki seymen izlesek.
aaa
a aaaaaa

Seymen mi demiştim, evet işte o!

hadeeee, goçlaaaaar…

:)



{Nisan 29, 2008}   gomünist/kim inanır?

Dün yazmak istediğim, ama “bir film şeridi gibi gözümün önünden geçen hayatımı” aynı hızla aktaramadığım için “amaan dursun, bunu da yarın yazarım” deyip bıraktığım, bir kaç anı, kitaplarla ilgili.

99 kışı, Ankara
Koltuklarının sırt kısımları cama gelen, yüzünüzün koridora baktığı eski belediye otobüslerinden birinde, yanımda yaşlı bir amca göz ucuyla sürekli kitabıma baktığı halde okuyorum. Konuşacak, bir şey söyleyecek ama çekiniyor, belli. Durdu duramadı, sonunda;
-ne okuyorsun kızım? dedi.
kitabın adını verip vermemek de kararsız,
-sosyalizmin alfabesi’ni… dedim.

Amca durdu, yüzünde anlamamış bir ifade oluştu, yanlış bir telaffuzla “sosyalizm ne ki?” dedi.
-ben de onu anlamaya çalışıyorum, dedim.
Oradan ortayaşlı bir beyefendi atladı; komünizm, dedi.
Yaşlı amcanın suratı renkten renge girdi,
-kızım sen gomünist misin? dedi.

O zamanlar modernizmin bizim üzerimizdeki etkisi bu denli görünür olmamış, yerlere kadar pardesüler ve büyük eşarplar kullanıyoruz. Bu kılıkta, adama ne diyeyim şimdi?

Bu defa ben renkten renge girdim, bütün otobüs bu muhabbeti dinliyor, bir taraftan.

-he gomünistim, deyip mevzuyu kapatsam, adam kafasında neler kuracak?
-yok değilim, desem; o vakıt niye okuyon gomünist kitapları, diyecek.

Kaçtım, -aa ben inecektim, durağı kaçırmışım- deyip indim otobüsten.

Sonra anladım ki, her hattın otobüsünde her kitap okunmaz, okunacaksa kitap kaplanır. :)

***

Kitap kaplama ile ilgili başka bir anı, ama bu diğeri gibi komik değil.

Sahafların girişindeki kitapçılardan birinde İbn-i Teymiye’nin Hayat’ını anlatan bir kitap gördüm. Teymiye’nin ismini duymuşum, hakkında bir şey bilmiyorum, o zamanlar iyi de okuyorum. “Bunu da çıkarayım aradan” deyip, aldım kitabı.

Neyse görevli olduğum yurda geldim, 3 arkadaş kalıyoruz odada. İki gün kitap ile ilgili bir muhabbet olmasa da, 3. gün arkadaşlardan biri, “… bu kişinin okunmasını pek önermiyor” dedi.

Haydaa, Atilla maydaa ve kim inanır?, kadir inanır (burhan abi yok tabi o zamanlar, bu esprilerden de mahrumuz ama) ; inanamadım tabi, o güne kadar kimse ne okuduğuma müdahil olmamış hiç, en fazla -şunu da oku, iyidir- filan diye öneride bulunmuş. Okuma! dememiş.

Ben şok olmuş durumda, “nesi varmış ki” dediğimi hatırlıyorum, onun da “bilmiyorum, önermiyor” dediğini.
Gece kitabı gazete kağıdıyla kapladım ve okumaya devam ettim. Şimdi hiç bir şey hatırlamıyorum kitapla ilgili ama “bu kitabı okuma!” diyen arkadaşın yüzü tüm hatlarıyla aklımda.



Bugün yazmaya niyetim yoktu aslında, bilgisayarı açtım ve tabi blogu. “gel yanıma gel” eşliğinde, altında kalmak üzere olduğum ütü sepetini boşaltma niyetiyle. Bir iki parça bir şey ütüleyip, yorumlara baktım ve Serap’ın sobesini gördüm. Ütü’den kaçmak için süper bahane; kitaplar.

Sobe’nin tam soruları belli olmasa da, ben de Serap gibi kısa bir “okuma macerası” olarak algılayıp öyle yazacağım.

***

Küçüklüğümden beri kitapları hep sevdim, okumayı henüz öğrenmemiş olduğum zamanlarda bile “ayşegül serilerinin” resimlerine bakmaktan acayip keyif aldığımı hatırlıyorum. Ve Zehra’nın (doktor teyzoş) eski kitapları benim ilk seyirlik ve üzerine hikaye kurguladığım kitaplar oldu. Hatta hiç unutmam, bir bulut ailesi ve kaybolan küçük bir bulutun resimli masalı vardı, teyzecim okumuştu bana onu, bayılmıştım. Hala o bulutların resimleri zihin arşivimde saklı.

**

İlkokul öğretmenim harika biriydi, öyle ki 3. sınıfta onun sayesinde Peyami Safa ile tanıştı bütün sınıf ve tabi ben de. Okulun spor salonu olmadığından kışın beden derslerinde bize 9. hariciye koğuşunu okudu bir dönem boyunca, tabi biraz kırparak:)
Ve sanırım türkçe ve edebiyat sevgimin temelleri o günlerde atılmış oldu. Kitaplık kolu başkanı olarak iki kapılı küçük dolapta ne varsa okudum, okuttum:)

**

Sonraları fazla acıklı olduğundan okutulmasa da Kemalettin Tuğcu kitapları, Ömer Seyfettin’in hikayeleri çocukluğumda benim en yakın arkadaşlarımdı. Aklımda en çok kalan kitaplardan biri Ahmet Efe’nin İhtiyar Tamirci adlı hikayesi., Nasreddin Hoca fıkralarının derlendiği epeyce kalın bir kitap ve siyah lale
Tabi bir de babamın Jules Verne serisi var. Esrarlı ada, Denizler Altında Yirmibin Fersah, 80 Günde Devr-i alem, Arzın Merkezine Seyahat filan. Nasıl güzel kitaplardı ya onlar.

**

Ortaokul dönemi, -dindar bir çevrede yaşıyor ve İmam-hatip de okuyor olmamın da etkisiyle -daha çok dini içerikli hikaye ve romanlarla geçti. En çok aklımda kalanlar; “siyah zambak ve merve”, “huzur sokağı”, “intizar” filan. O dönem; Şule Yüksel Şenler ve Emine Şenlikoğlu ve onun gibi pek çok ismin kitapları.

**

Babamın ilahiyatçı ve aynı zamanda iyi bir okur olması nedeniyle ciddi bir kütüphanesi vardı; özellikle felsefe, kelam, siyer ve hadis kitapları. Ben onlardan çok daha sonra üniversite ve sonrasıdönemlerde yararlanacaktım ama, ortaokulun son dönemlerinde (fazla anlayamamış olsam da) okumaktan acayip keyif aldığım Halil Cibran’ın “veli“si; babamın kütüphanesinden hafızamda en çok yer eden kitap. Bir de Reşat Nuri Güntekin’in kitapları var bu dönemde okuduğum, Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi, Yaprak Dökümü, Bir Kadın düşmanı ve Sönmüş Yıldızlar isimlerini hatırladıklarım.

**

Lise yıllarımda felsefe dersiyle de tanışmış olmanın vesilesiyle ciddi bir varoluş sorunsalına gömülünce kitaplarla yolum biraz ayrıldı. Biraz saldım doğrusu, kafam çok karışmıştı. Lay lay lom geçen üç yılın ardından üniversite hazırlığı sırasında yeniden okumaya başladım. Bir kaç dünya klasiği (“fareler ve insanlar”, “vadideki zambak”, “kırmızı ve siyah”); ve bir de bunları hatırlıyorum. Devlet Ana, Yılanların Öcü ve Mossad
**

Üniversiteye hazırlandığım son sene cemaatle tanışmamla, yollarımızı ayıranadek geçen 3 yılda; Fethullah Gülen’in o dönemde çıkmış tüm kitaplarını okudum. En çok sevdiklerim; Sonsuz Nur serisi (siyer), Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, İla-yı Kelimetullah veya cihad. Yine aynı dönem aynı minvalde okuduğum risale-i nur külliyatından eserler.

**

Fakat tabi üniversite hayatı başka başka yerlere de götürdü beni okuma konusunda. Türk dili ve edebiyatı hocası nebehat hanımın sayesinde, belki de çok gecikmiş olarak Franz Kafkayla tanıştım. O zaman kitabı sadece ince olduğu için seçmiştim ama “değişim” hayatımdaki en önemli kitaplardan biri oldu. Ardından günlüklerini ve ottla’ya mektuplarını okudum sonraları. Benim için çok önemli bir yazar Kafka ve dahası okunacak bir sürü kitabı duruyor.
96 yılında okuduğum ve tek kelimesini bile hatırlamadığım ama izlerini taşıdığıma emin olduğum bir kaç kitap var; Stephan King’in Rüyalar ve Karabasanlar’ı, Richard Back’in “Uzak Diye Bir Yer Yoktur”u ve yazarını hatırlamadığım (ve şu an itibariyle aratmaya da üşendiğim), Önce Müzik Vardı ve Bir Şizofren Kızın Güncesi isimli kitaplar. Bunların isimleri hep aklımda kaldı, nedensiz.

**

97′nin sonlarında İran İslam eserleri ile tanıştım. Ali Şeriati’nin türkçeye çevrilmiş kitaplarının yarısından fazlasını okudum ve de kütüphanemde mevcut. Aslında en önemli eserine ise daha geçtiğimiz yıl kavuştum; Dinler Tarihi.
Şeriati’nin özellikle İbrahim’le buluşma, Hacc, İnsanın dört zindanı, kendini devrimci yetiştirmek, dine karşı din, Muhammed kimdir? kitapları en sevdiklerim. Daraldıkça çıkarıp okurum. Aynı dönemde okuduğum Mutahhari ve Tabatabai’nin bir iki kitabı var.

**

Ve yine o yıllarda dönemin korsan tezgahlarından hiç eksilmeyenleri; Ramses serisi, Simyacı, Piedra Irmağının Kıyısında, Tanios Kayası, Şeker Portakalı, Yüreğinin Götürdüğü Yere git, Semerkant, Afrikalı Leo aklımda kalanlar.

98 baharsonu/yazbaşı; 2 ay kaldığımız bi öğrenci evinde elimize ne geçerse okuduğumuz bir dönemimiz vardı 3 arkadaş. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar‘ını, Bülent Akyürek’in Uragan’ını ve Albert Camus’un Yabancı‘ sını o günlerde tanıdım. Şeriati’nin Kevir’inden Cemal Süreyya şiirlerine, Antonnio Tabucchi hikayelerine kadar pek çok farklı kitap okuduk o süreçte.
Sigara, çay, kitap ve arkadaşlarla, okumalar ve hayat üzerine konuşmalar.

(Bağıra bağıra ve dolana dolana ve kendimizce müzikli olarak okuduğumuz “keşke yalnız bunun için sevseydim şiiri” günlük ayinimiz gibiydi. :) Hayatımın bu iki ayı çok renkli ve keyifli, sonra bir-iki şey yazmak istiyorum bu konuda unutmazsam)

**
99-2004 arası, “medya-siyaset” eksenli kitaplar (Cüneyt Arcayürek, Yalçın Küçük, Faruk Bildirici filan kalmış aklımda) ve işim gereği okuduğum saçmalıklar…

Ama yine de az da olsa aralarda iyi ve keyifle okuduğum kitaplar var; Deliliğin Tarihi, Siyasi Felsefe’nin Büyük Düşünürleri, Doğu’nun Limanları, Ölümcül Kimlikler,Yüzüncü ad, Tehlikeli Oyunlar, Gülünün Solduğu Akşam, Umrandan Uygarlığa, Bu ülke, Kara kitap, Cevdet Bey ve Oğulları, Kar, Benim adım Kırmızı, Öteki Renkler, Midak Sokağı, Hırsız ve Köpekler ve bir iki Cezmi Ersöz kitabı … aklımda kalanlar.

**

Kızımın doğumundan sonra o kadar az okudum ki…
Harry Potter dalgası beni de sürükledi, bir de Safiye Sultan diye bir seri vardı heralde, Angela’nın Külleri filan popüler kültür şeysileri :)…

Ve tekrar maksatlı, Şeriati kitaplarımı, Kafka kitaplarımı ve Tutunamayanlar’ımı devirdim. Yeni olarak araya Tolkien’in Yüzüklerin efendisi serisi, Martin Lings’in Hz. Muhammed’in Hayatı, Şeriati’nin Dinler Tarihi girdi. Bir de Meal okumaya devam ettim. (04-07 arası)

**

Geçtiğimiz sene animasyona merak salınca neredeyse hiç bir şey okumadım, sonra tekrar “Tutunamayanlar’ı ve Değişim’i okudum 3. kez. Ardından da blogda da paylaştığım gibi, Babil’de Ölüm ve İstanbulda Aşk, Hüsn-ü Aşk, Da vinci’nin Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Dijital Kale, Anlatmak İçin Yaşamak, ve sonunda da Mesnevi.

**

Bunlar hatırlayabildiğim, zihnimde bir şekilde izi kalmış kitaplar. Kimisinin sadece yazarı, kimisinin sadece adı aklımda kalmış, çoğundan tek bir cümle hatırlayıp çıkaramam belki ama pek çoğunun adını duyduğumda ya da gördüğümde, içimde bir duygu oluşur her biri için. Hepsinin aklımda ve kalbimde bir yeri, bıraktıkları izleri ve arkalarında toz bulutları var.

Kitapları severim, çıkarıp bakmayı, iki sayfa okuyup bırakmayı, arka kapaklarını, içinden cımbızladığım cümlelerini, içlerine girişlerimi, girip çıkışlarımı/çıkamayışlarımı, bir cümle okuma ihtimalim olur diye (tuğla gibi kitapları bile) yanımda taşımayı bile severim. Okusam da okumasam da severim, varlıkları beni rahatlatır.

**

Üç-beş vazgeçilmezim var,

  • verdiğim kitaba özen göstermeyene bir daha kitap vermem.
  • verdiğim kitabı “a ben de miymiş?” diye unutanı, unuturum.
  • bana ait olan kitabı sahiplenmeye kalkana lafım bile olmaz.

**

Ali Bulaç’ın Girişim Yayınlarından çıkmış “Kur’an- Kerim’in Türkçe Anlamı (meal ve sözlük) adlı eseri; Ali Şeriati’nin İbrahimle Buluşma ve Haccı; Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı, Kafka’nın Değişim’i; Nızar Kabbani’nin Gazaba Uğramış Şiirler’i ve artık Mevlana Celaleddin’in Mesnevi’si muhakkak gözümün göreceği bir yerde durur.

O zaman rahat eder içim.

**

Teşekkür;

  • Seraba beni böyle bir konuyla sobeleyerek, hayatımın 25 senelik kısmını kabaca gözden geçirmemi sağladığı için,
  • google ve wikipedi’ye; adını hatırlasam soyadını unuttuğum yazarları, eksik kitap adlarını bulmamda ve tamamlamamda yardımları için, :)
  • İlkokul öğretmenime daha 8 yaşında Peyami Safa’yı tanımamı sağladığı için,
  • Babama okumamızı hep desteklediği, teşvik ettiği, ne okursak okuyalım “onu okuma!” demediği için…

**

Pek çok farklı isim ve eserle beni tanıştıran tüm arkadaşlarımı da hayırla yadediyorum hep ve kimin önerisiyle bir kitabı okumuşsam ve beğenmişsem; elime her geçtiğinde onları da anmadan geçmiyorum.

Ben bu defa isim vererek sobelemek istemiyorum, “kitap ve okuma” konusunda bir şeyler yazmak isteyen her kim olursa -buyursun, sobelenmiş kabul etsin kendini-

Ve blogunuzda yazarsanız bu konuda haberdar edin lütfen.

ohhh. bitti; ama ben de bittim :(



Ben pestilim, çünkü;

İki gün arka arkaya hem ikizlerle (sabah 7 -akşam 6) hem de hasta kızımla ilgilenmek beni epey yordu. Yarı yarıya uykusuz iki gece ve gündüz full mesai :)
Yine iyi atlattım yani, gövdeyi zorladıkça kapasitesi artıyor gerçekten. Yani neymiş efendim; “işleyen demir ışıldar” mış.
Tabi bir de kikirik kızımın bu akşamüstünden beri ateşinin düşmüş olması ve kuzumun daha iyi görünmesi var ki; ana etken bu olsa gerek….

**

Her zaman severek dinlediğim ama bu aralar Feryal Öney versiyonuna taktığım bir kırşehir türküsü ekliyorum bu yazıya da.
Oturduğunuz yerde, omuzlarınıza engel olamayacaksınız. Ben bu yorgunlukla, üstelik yazma hali üzere iken bile başımla eşlik ediyorum türküye….
Ya ben de bir şey var, ya türküde ? (kuvvetle muhtemel ben de, çaktırmayın)
İkisi de olabilir, mühim değil; buyrun dinleyelim :)

Hadi İyi Pazarlar…







Havayla dolu, ağzı kapalı testi, büyük suyun üstünde gider.

Dervişlik havası içte olunca -insan- dünya suyu üzerinde kalır.

Bu dünyanın bütün mülkü onun olsa da, onun gönül gözünde mülk bir şey değildir. (S.67/beyit no.988-991 arası)

  • O sinek, eşek sidiği üstündeki saman çöpü üzerinde kaptan gibi başını kaldırıyordu.
  • Dedi: Ben deniz ve gemi okudum. Bir müddet onun düşüncesinde kaldım.
  • İşte bu deniz, bu gemi ve ben; kaptan, işin erbabı ve danışman adam.
  • O deniz üzerinde kayık sürüyordu. O kadar su ona sınırsız görünüyordu.
  • O idrar, ona göre sınırsızdı. Onda onu doğru görecek bakış nerede?
  • Dünyası gördüğü kadardır. Göz bu kadar, onun için deniz de bu kadar.
  • Yanlış yorum sahibi, sinek gibidir. Onun vehmi/kuruntusu, eşek sidiği ve çöp tasviri.
  • Sinek, görüşünde yorumuraksa, baht bu sineği devlet kuşu yapar.
  • Bu ibrete sahip olan, sinek olmaz. Onun ruhu, surete layık olmaz.

(s.71/beyit no. 1083-1092 arası) (sineğin zayıf yorumunun sonucundan)

  • Kırmızı, yeşil ve sarıyı, bu üçünden önce ışığı görmeden, nasıl görürsün?
  • Fakat aklın renkte kaybolduğu için bu renkler, ışığa karşı senin yüzünü örttü.
  • Geceleyin bu renkler örtülünce, o zaman rengi görmenin ışıktan olduğunu görürsün.

(s.72/beyit no. 1123-1125 arası)

  • Gece ışık yoktu ve renkleri görmedin. O halde ışığın zıddıyla sana belli oldu.
  • Işığı görünce, rengi görülür. Ve bunu ışığın zıddıyla hemen bilirsin.
  • Hak gönül hoşluğunun, zıddıyla ortaya çıkması için eziyet ve kederi yarattı.
  • Öyleyse gizli olan şeyler zıddıyla anlaşılır. Hak zıddı olmadığı için gizlidir.

(s.72/1129-1133 arası)

  • Aynı dili kullanmak, akrabalık ve bağlılıktır. İnsan yakın olmayanlarla bir arada tutsak gibidir.
  • Nice aynı dili konuşan Hindu ve Türk vardır, nice yabancılar gibi iki Türk vardır.
  • Öyleyse yakınlık dili bizatihi başkadır. Gönüldaşlık, dildaşlıktan iyidir.
  • Gönülden konuşmasız, imasız ve kayıtsız yüz binlerce tercüman yükselir.

(s.75/beyit no.1206-1210 arası)

  • Kuyuya, suya baktıklarında aslan ve tavşanın aksi suda parladı.
  • Aslan suda kendi aksini gördü. Su da kocaman kucağında şişman tavşan olan bir aslan şekli parıldadı.
  • Kuyuda hasmını görünce tavşanı bıraktı ve kuyuya atladı.
  • Kazmış olduğu kuyuya düştü, zulmü başına geldi.

(s.78/beyit no.1306-1310 arası)

  • Aslan kendini kuyuda görünce, kinden o anda kendini düşmandan ayıramadı.
  • Kendi aksini kendi düşmanı gördü. Çaresi kendine kılıç çekti.
  • Başkalarında gördüğün nice zulüm, onlardaki senin huyundur, ey filan!
  • Senin varlığın; nifak, zulüm ve kötü sarhoşluğundan onlara yansımıştır.
  • O sensin ve bu darbeyi kendine vuruyorsun, o an kendi üzerine lanet ını örüyorsun.
  • O kötüyü kendinde ık olarak görmüyorsun. Yoksa kendine candan düşman olurdun.
  • Ey saf adam! kendine saldırıyorsun; tıpkı kendine saldıtan aslan gibi.
  • Kendi huyunun dibine ulaşınca, o namerdin sen olduğunu o zaman bilirsin.
  • Aslana kuyunun dibinde malum oldu, başkası görünenin kendi şekli olduğu.
  • Bir güçsüzün dişini koparan, bu yanlış gören aslanın işini yapar.
  • Ey amcasının yüzünde kötü yansımasını gören! Kötü amcan değildir, o sensin, kendinden kaçma!

(s.79/beyit no.1318-1327 arası.)

***



ve benzeri