Aysun, Kuaybe, Erik ve Solar iyi bilir, ben öyle durur durur, birden kapatır giderim blogu.
Son 2-3 haftadır da hemen her gün kapatıp gitmeyi düşünüyorum.
Alt yapı çalışmalarını da tamamladım başka bir blog için hatta.
**
Neden böyle oluyor, bilmiyorum ama; arkadaşlar, yorumlar arttıkça, samimiyet oluştukça, kendimi dürüst mü bulmuyorum yazarken, ya da sorumluluk duygusu omuzlarıma oturmaya başlıyor ve ben korkuyor muyum, bilmiyorum.
Ama işin komik yanı, farklı bir bloga yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra da, gidip eski dostları bulurum, ya da onların beni bulmaları için ipuçları bırakırım. Ve izimi süren arkadaşlarım da haaa sen o sun, di mi der. Yeniden yeni blogda devam ederiz.
Komik di mi?
Aslında acı da…
Hem yalnız olmak isterim, hem kimsesiz kalmamak.
Çelişik olduğumu söylemiştim.:)
**
Fakat şimdi bu geçen haftaki malum yorum trafiği oldu ya; gidemiyorum da.
Kaçtı diyecek bazıları, diye.
Sakın haaa, can arkadaşlarım alınmasın, onları kastetmiyorum, bazıları derken.
O garip yorum trafiğindekilerden bahsediyorum.
**
Bazen sadece kendim için yazmak istiyorum, sadece kendim için tutulmuş bir günlük olsun, her türlü incik cıncık ne varsa dökeyim, diyorum.
Sonra okunmuyorsa yazmak anlamlı mı, diye bir soru gelip oturuyor yanıma.
Kala kalıyorum öylece, bakakalıyorum…
**
Hatta bazen o kadar ileri gidiyorum ki, kökünden kurtulayım diyorum, adsl kestireyim, olsun bitsin.Evde nete ihtiyaç duyan bir ben varım şimdilik çünkü.
**
Bilmiyorum yaa, ben galiba fazla asosyal bi tip oldum, kendimi zorlayarak yeni ilişkiler kurmaya çalışıyorum, sonra gerisini getirmek de zorlanıyorum. Zaten gerçek hayatta yeni arkadaşlar edinmekten sürekli kaçıyorum, kendimi anlatmaya çalışmaktan. Anlamadığın bi şeyi nasıl anlatabilirsin. Bazen öyle bir hal giyiniyorum ki, dünya batsa umurumda olmaz, oluyor.
**
kendimi kaybettim, hükümsüzdür.
Dün sözünü verdiğim, Aşık Veysel Şatıroğlu ile ilgili çocukluk anımı yazayım şimdi.
Efenim, ben daha ilkokul talebesiyim o zamanlar.
Ankara’nın yeşil mi yeşil, şirin mi şirin ilçesi K.hamam’da ikamet ediyoruz, ailecek.
Babacığım da o zamanlar milli eğitimde şube müdürü.
Neyse, orman haftası nedeniyle ilkolkullar arası şiir yarışması düzenledi milli eğitim.
Düz yazı, kompozisyon filan olsa şansımı deneyeceğim ama şiir, hiç gelmez elimden. Katılmasan olmaz, illa yazılacak bir şeyler. Araştırdım, evdeki kitapları Aşık veysel’in orman ile ilgili bir şiirini buldum. (o zamandan belliymiş bak.) Yetmedi, şiirin sonunda veysel der ki, diye başlayan bir kıta vardı, onu da çıkardım. Bir güzel dolmakalemle, özene bezene hemi de el yazımla yazdım şiiri, altına B.D. diye imzayı çaktım.
Neyse şiiri verdim öğretmenime, o da müdüre, o da milli eğitime.
Yaklaşık 1 hafta sonra babam, accayip kızmış bir şekilde eve geldi bi akşam. Diyalog buna benzerdi.
-Şiir yarışmasına katılmışsın
-Evet
-Getir de bir bakalım şiirine
Tabi orada koptu film. Meğer; değerlendirmeyi yapacak jüri (oh yani nihayet, biri anlayabilmiş aşık veysel’in şiiri olduğunu) şiirin bendenize ait olmadığını, aşık veysel’in olduğunu, duyulursa hoş olmayacağını ve benim imzaladığım şiiri yarışmadan haliyle çıkardıklarını söylemiş ve o kadar emek verip, en güzel yazımla ve de canım dolmakalemimle yazdığım şiiri de babacığıma verip, yollamışlar.
Babam çok mahcup olmuş tabi. Bana çıkarıp kağıdı verdi, utanmadın mı başkasının şiriinin altına ismini yazmaya, dedi.
Ben de cevap hazır tabi;
-Bilmiyordum ki ben kendim yazacağımı, güzel bir orman şiiri seçilip yollanacak sanmıştım, ööle değilmiymiş, kendimiz mi yazacakmışız şiiri, nev’inden çok saçma bir savunma yaptım.
-Son kıtayı niye çıkardın o zaman?, dedi babam.
-Kağıtta yer kalmamıştı, dedim.:))
Naa o zamandan dil pabuç kadarmış yani, sonra sonra, gerilimi unutuldu hadisenin, dost meclislerinde geyiğini yaptılar annemle babam, hınzır bak ne yapmış, şeklinde.:)
hınzırım, bıcırım, bücürüm ama şeytan tüyü var ben de ne yapayım:)
di mi anne?
(bak sakın yorum neyim yazma ha, telefonla söyle ne diyeceksen tamam mı, annelerin güzeli)
Deyişlerle devam edeceğim bir süre, özlemişim.
Dolapları karıştırıp, kızılırmak’ın mp3′ünü, yorum’un best oflarını, livanelinin best of’unu çıkarıp, bi “gomonist türküleri dinleme gecesi” düzenlesem mi? hıı, ne diyonuz?
“1. geleneksel :) uraganın een gomonist türküler arşivisinin altından girip üstünden çıkma gecesi”
Kimler geliyor, gelenler e-mailime:) isimlerini yazdırsınlar, buradan bildirmek şart değil, :)
bak yoklama alcam haaa:)
Saadet bunu kaçırma, senin türkünü seçtim bugün, ben tarihi bildireyim, evo’yu al, gel; paris dediğin şuncacık yer, atla uçağa gel e mi? :)
Evvet, günün türküsü geliyor.
Sözleri Aşık Nesimi’ye ait olan “Şifa İstemem”‘in iki farklı yorumu;
Biri ve tabi ilki; Grup kızılırmak’tan, (solist:İlkay akkaya)
İkincisini ben de ilk defa dinledim; türkü serhoşu:)(ben demiyom, o diyo) Aynur Haşhaş yorumu, güzel o da, İlkay’ın yorumundan epey farklı ama, güzel.
Şifa istemem balından
Bırak beni bu halımdan
Razıyım açan gülünden
Yeter dikenin batmasın
Gece gündüz bu hizmetin
Şefaatin kerametin
Senin olsun hoş sohbetin
Yeter huzurum gitmesin
Taşa değmesin ayağın
Lale sümbül açsın bağın
İstemem metheylediğin
Yeter arkamdan atmasın
Kolay mı gerçeğe ermek
Dost bağından güller dermek
Orda kalsın değer vermek
Yeter ucuza satmasın
Sonu yoktur bu virdimin
Dermanı yoktur derdimin
İstemem ilaç yardımın
Yeter yakamdan tutmasın
Nesimi’yem vay başıma
Kanlar karıştı yaşıma
Yağın gerekmez aşıma
Yeter zehirin katmasın
Aşık Nesimi Çimen
Derya hanımcım, mailime kusunuz öfkenizi, zira yorumlar artık onaya taabidir.